Dünyanın En Pahalı 10 Tablosu  

Kategori :

10. $55,000,000 Femme aux Bras Croises - Pablo Picasso (2000)



Femme aux Bras Croises adlı tablo, 1901 yılında Pablo Picasso tarafından yapıldı.
8 Kasım 2000 tarihinde New York'ta 55 milyon dolara satıldı.



9.$60,500,000 Rideau, Cruchon et Compotier - Paul Cézanne (1999)



Cruchon et Compotier adlı tablo 1893-1894 yıllarında Paul Cézanne tarafından yapıldı.
10 Mayıs 1999 tarihinde New York'ta 60,5 milyon dolara satıldı.

8.$71,500,000 Portrait de L'Artiste sans Barbe - Vincent van Gogh (1998)



Portrait de L'Artiste sans Barbe (Van Gogh'un sakalsız kendisini resmettiği tek tablosu, diğer çalışmalarında kendisini hep sakallı resmetmiştir), 1889 yılında Van Gogh tarafından yapıldı.

1998 yılında New York'ta 71,5 milyon dolara satıldı.

7.$76,700,000 The Massacre of the Innocents - Paul Rubens (2002)



"The Massacre of the Innocents-Masumların Katliamı", Paul Rubens tarafından 1611 yılında yapıldı.
2002 yılında New york'ta 76,7 milyon dolara satıldı.

6.$78,100,000 Au Moulin de la Galette - Pierre-Auguste Renoir (1990)



Au Moulin de la Galette, 1876 yılında Pierre-Auguste Renoir tarafından yapıldı.

17 Mayıs 1990 tarihinde New York'ta Kağıt İmalatıyla uğraşan Daihowa şirketinin sahibi japon iş adamı Ryoei Saito'ya 78,1 milyon dolara satıldı.

5.$82,500,000 Portrait du Dr. Gachet - Vincent van Gogh (1990)



Portrait du Dr. Gachet, Van Gogh tarafından yapıldı.

1990 yılında New York'ta Japon iş adamı Ryoei Saito'ya 82,5 milyon dolara satıldı.

4.$95,200,000 Dora Maar with Cat - Pablo Picasso (2006)



Dora Maar with Cat 1941 yılında Pablo Picasso tarafından yapıldı.
3 Mayıs 2006 tarihinde New york'ta 95,2 milyon dolara adı bilinmeyen bir koleksiyoncuya satıldı.

3.$104,000,000 Boy with a Pipe - Pablo Picasso (2004)



Boy with a Pipe, Pablo Picasso'nun en pahalı tablosu olma özelliğini korumakta.

4 Mayıs 2004 yılında sürpriz bir astronomik fiyata, 104 milyon dolara New York'ta satıldı.

2.$135,000,000 Adele Bloch-Bauer I - Gustav Klimt (2006)



Adele Bloch-Bauer I tablosu 1907 yılında Gustav Klimt tarafından yapıldı.

2006 yılında rekor bir fiyatla, 135 milyon dolara kozmetikci Ronald S.Lauder'e satıldı.

1.$140,000,000 No. 5, 1948 - Jackson Pollock (2006)



No.5, ekspresyonist Jackson Pollock tarafından 1948 yılında yapıldı.

Resmi olarak onaylanmasada özel bir satışla, şu ana bir tabloya verilmiş en yüksek fiyata, 140 milyon dolara Fintech Danışma Şirketi ortaklarından David Martinez'e satıldı.

Şeker Yememek için 66 neden  

Kategori :

Şekerin suç dosyası kabarık. Kurbanları arasında karaciğerden tutun beyne kadar birçok organ var. Bilimin şimdiye kadar tespit ettiği suçları okuyunca bir daha şeker yemek istemeyeceksiniz.






1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonlarına karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn’s hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonlarına sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker iskemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44. Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer’s hastalığı riskini artırabilir.

Zamanın Durma Anı - 2 (Japon TV)  

Kategori :

Japon kanallarında oldukça popüler olan bir program. İnsan gözü hayattaki bazı detayları atlayabiliyor ama bu kamera çektiği hiç bir detayı atlamıyor.




High Speed Camera 1/2



High Speed Camera 2/2


Barzani Ailesi önce KGB, sonra CIA!  

Kategori : |

Eğer KGB elemanı Mustafa’nın oğlu CIA elemanı Mesud “Kürt devletine karışırsanız bizde Diyarbakır’a karışırız” diyorsa bunu dedirten güç Kuzey Irak’ta değil Washington’da “beyaz”a boyanmış bir evde oturan kovboy şapkalı biridir.


Serdar Kuru’nun yazısı:

Barzani familyasının bugün kırdığı cevizleri anlamamız için bu garip ailenin geçmişine biraz bakmamız gerekmektedir. Barzani ailesinin geçmişine özellikle Mesud Barzani’nin babası ve kendilerince büyük kahraman sayılan Mustafa Barzani’nin hayatına baktığımız zaman karşımızda idealist bir insandan çok para rüzgârları nereden geliyorsa oraya doğru yön değiştiren bir tipleme çıkmaktadır. Bugün Mesud Barzani Amerika için ne anlama geliyorsa, geçmişte babası Mustafa Barzani’de Sovyetler için o anlama geliyordu. Mustafa Barzani maaşlı bir Sovyet KGB ajanıydı ve KGB dosyalarındaki kod ismi “Reis”ti. Bugün özgürlük kahramanı olarak lanse edilen Barzanilerin geçmiş ilişkilerini Kuzey Irak’ta herkes bilmektedir ama bunları söyleyenler genelde ya işkenceden geçirilmekte ya da ortadan kaybolmaktadırlar, çünkü Mesud Barzani babasının bir halk kahramanı değil basit bir KGB ajanı olduğu gerçeğinden utanç duymakta ve bunu saklamaya çalışmaktadır. Peki Mustafa Barzani’nin KGB saflarına girmesine neden olan olaylar nasıl gelişti.

Sovyetlerin bir süre çıkarlarına uygun gördükleri için İran’da kurdurdukları naylon Kürt devletçiği Mahabad Cumhuriyeti, 1946 senesinde işlerin değişmesi üzerine ortadan kaldırılmış ve devlet kurduk diye kasılanlar kaçacak delik aramaya başlamışlardı. Bu kaçaklardan biri de Mesud Barzani’nin babası Mustafa’ydı. Yanında bulunan birkaç yüz peşmergesiyle beraber kapağı Sovyetlere atan Mustafa Barzani Moskova’nın sert havasına alışamadığı için Bakü’ye yerleştirildi.

1947 senesinde Bakü’de KGB’nin suikast ve başka ülkelerde iç karışıklık yaratma birimi SMERSH üyesi Sudaplatov kendisiyle temas kurdu. Laf açılmışken SMERSH Rusça Smert Shpionam yani “Casuslara Ölüm” kelimelerinden türetilmiştir ve Stalin zamanında Batılı ajanları yakalayıp öldürmekle görevli bir oluşum olarak kurulmuştur daha sonrada işi başka ülkelerde karışıklık çıkartmaya çevirmiştir.

Biz baba Barzani’nin maceralarına dönecek olursak, SMERSH ile yaptığı görüşme sonucu kendisi ve yanında getirdiği peşmergelere özel KGB tesislerinde gerilla eğitimi verilmesine, daha sonrada tepeden tırnağa silahla donatılıp Irak’a geri gönderilmelerine karar verildi. Bu arada Sudaplatov gibi bir adamın Mustafa Barzani’yle temasa geçmesi o dönemde Sovyetlerin Barzanilerde ne gibi bir potansiyel gördüklerini de ortaya koymaktadır. Çünkü Sudaplatov öyle basit bir KGB elemanı değildir. Troçki’nin öldürülmesi ve atom bombası sırlarının Amerika’dan çalınması gibi operasyonlarda hep bu adamın parmağı bulunur.

Aslında Barzani ailesinin Ruslarla olan ilişkileri çok daha eskiye dayanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Irak toprakları Osmanlı idaresinde ve Barzaniler de Osmanlı vatandaşıyken dönemin aşiret şeyhi Şeyh Abdül Selam nedense Rusya’ya tatile gitmiş ve o dönemden sonra Barzani aşireti Ruslardan altmış defanın üzerinde silah ve para yardımı almıştır. Bu şeyh efendinin Ruslara el açtığı günden birkaç sene sonra Osmanlının Ruslarla savaşa girdiğini hatırlamanızı isterim. Kısacası Barzaniler o dönemde de vatandaşı oldukları Osmanlıyı hem Ruslara hem de daha sonra bildiğiniz gibi İngilizlere satmışlardı. Ne aile ama değil mi. Devam edersek 1961 senesine kadar Mustafa Barzani ve seçme peşmergeleri Sovyet KGB tesislerinde gerilla eğitimi almaya devam ettiler.

1961 senesinde zamanın KGB başkanı Shelepin, dönemin Sovyet lideri Kruşçev’e bir öneride bulundu. Amerika, İran ve Türkiye’nin Sovyetler karşısında kurdukları ittifakı zayıflatmak için bir Kürt ayaklanması çıkarmaları gerektiğini bunun içinde uzun süredir eğittikleri Mustafa Barzani ve peşmergelerini kullanacaklarını söyledi. Buna göre ayaklanma ilk aşamada Irak’ta çıkarılacak ve daha sonra aşiret bağlantıları sayesinde Türkiye ve İran’a yayılacaktı. Böyle bir ayaklanma Iraktaki Batı yanlısı hükümeti sıkıştıracak, Batının petrole ulaşım yollarını kesecek ve Türkiye’deki Amerikan üslerini tehlikeye atacaktı.

Kruşçev bu plana onay vermekte gecikmediği için KGB tarafından sağlanan para ve silahlarla Mustafa Barzani hemen Kuzey Irak’a geçirilerek ilk ayaklanmasını başlattı.

Moskova 700 kadar peşmergeye de üst düzey askeri eğitim vermişti. Patlayıcı uzmanlığı, radar operatörlüğü gibi beceriler öğretilen bu peşmergeler zamanla Kuzey Irak’a sızdırılacak böylece Sovyetlerin müdahalesi dikkat çekmeyecekti. Bu ilk ayaklanmadan sonra da Barzanilerin Sovyetlerle ilişkileri devam etti hatta daha sonradan Irak rejimini 1970’lerde Kürtlere özerklik vermesi için ikna eden Sovyet diplomatı Primakov, bir dönem KGB ajanı olarak gazeteci örtüsüyle Kuzey Irak’ta aylarca kalmıştı. Yıllar sonra dünya dengelerinin değişmesi üzerine Kürtleri yeterince kullandıklarını düşünen ve yeni Irak Baas rejimini kazanmak isteyen Sovyetler Barzanilere sırt dönmüş, bunun üzerine de Barzani ailesi CIA, MOSSAD şemsiyesine sığınmıştı. Tüm bir Soğuk Savaş boyunca duruma göre KGB duruma göre de CIA hesabına çalışan Barzanilerin Soğuk Savaş sonrası maceralarını ve Amerikanın bölgedeki uzantısı olduklarını anlatmaya gerek yok.

Şimdi toparlarsak babası tescilli KGB ajanı olan ve yaptığı tüm icraatları bazen Sovyet bazen de Amerikan çıkarları için ortaya koyan Barzani aşiretinin bugünkü post sahibi Mesud Barzani’nin Türkiye aleyhindeki sözlerini değerlendirirken bu geçmişi iyi düşünmemiz lazım. Barzani ailesinin idealleri yoktur, gücü onlara kim sağlıyorsa onların çıkarları için yaptıkları vardır. Eğer KGB elemanı Mustafa’nın oğlu CIA elemanı Mesud “Kürt devletine karışırsanız bizde Diyarbakır’a karışırız” diyorsa bunu dedirten güç Kuzey Irak’ta değil Washington’da Beyaza boyanmış bir evde oturan kovboy şapkalı biridir. Tepkimizi göstereceğimiz yeri
iyi bilelim.

Barzani Ailesi ve Ajanlık  

Kategori :

Iraklı Dr. Kamil Sadr Kadir, "Kürt lider Mustafa Barzani “RAIS” kod adlı bir KGB ajanıydı ve başlattığı silahlı Kürt ayaklanması, KGB’nin Orta Doğu’da Batının çıkarlarını baltalamak amacıyla yürütülen bir KGB eylemiydi." diyor ve Barzani ailesinin gizli tarihini anlatıyor...


Kürt lider Mustafa Barzani “RAIS” kod adlı bir KGB ajanıydı ve 11 Eylül 1961’de başlattığı silahlı Kürt ayaklanması, aslında KGB’nin Orta Doğu’da Batının çıkarlarını baltalamak ve Irak’ın Kasım hükümeti üzerinde ilave baskı yaratmak amacıyla yürütülen gizli bir KGB eylemiydi.

Kürdistan’da bu gerçekleri dile getirmeye kalkışan kim olursa olsun sonu meçhul olacaktır; muhtemelen ya ortadan kaybolmaya zorlanacak ya da karmaşık yollarla öldürülecektir; KGB-Barzani öyküsüyse, iktidardaki Barzani ailesince pervasız bir karalama olarak nitelenip inkar edilecektir.

Ama ne yazık ki bunlar birilerinin uydurması değil, ya son zamanlarda bilim adamları ve kamuoyuna ifşa edilen KGB belgelerinde yer almış ya da Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Batıya sığınan KGB ajanlarınca açıklanmış bilgilerdir. Bu makale, KGB-Barzani bağlantısı konusunda iki önemli kaynağa dayanıyor: Birincisi, KGB ile Merkez Komite arasındaki yazışmaları da içeren Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi arşivi. Bu makalede sözü edilen en önemli belgeler, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu 1961 yılına kadar gidiyor. İkinci kaynaksa, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Batıya sığınan KGB ajanı Vasili Mitrokhin tarafından Batıya kaçırılan Mitrokin arşividir. KGB arşivine ek olarak bu makalede, eski KGB ajanlarının, Barzani ve Kürt sorununa değinen hatıratlarından da yararlanılmıştır. Bunlar arasında, Sovyet gizli servisinin ülke dışındaki özel operasyonlarından sorumlu olan SMERSH adlı özel birimin başkanı Tümgeneral Pavel Sudoplatov’un hatıratı da var.

Bazı bilim adamları, açılan KGB arşivini kullanarak teşkilatın tarihi üzerine değerli çalışmalar yapmışlardır. Bu konuda ulaşabildiğim en iyi araştırma, Washington DC.’deki Ulusal Güvenlik Arşivi’nde konuk araştırmacı olarak bulunan Vladislav M. Zubok’un makalesidir. Makaleyi bu sitede bulabilirsiniz.

KGB-Barzani bağlantısına ilişkin bu makalede tek amaç, halk için gerçekleri araştırmaktır. Barzani ailesi, Kürdistan devriminin öncülüğünü yapma bahanesiyle Irak Kürdistanı’nda baskıcı ve yoz bir feodal sistem yaratmıştır. Onlara hakikati anlatmanın, Kürtlerin, özgürlük seven ve feodal yönetimi asla kabul etmeyecek bir halk olduğunu hatırlatmanın zamanı gelmiştir.Barzani ailesi, Kürtlerin güvenini istismar etmiş; yasadışı yollarla ve siyasi rejim üzerinde tekel kurarak kendi zenginliklerini artırmanın peşinde giderek oligarşik bir hal almıştır. Cinayet, işkence, adam kaçırma ve kötü muamele, ailenin muhaliflerini susturmak için kullandığı yöntemler arasındadır.

Barzani ailesi için çalışan gizli servis Parastin tarafından 26 Ekim 2005’te Barzanilerin yoz yönetimini eleştiren yazılarım nedeniyle Erbil’de kaçırılmam ve daha sonra uluslararası baskılar sonucu serbest bırakılmam, bu ailenin keyfi yönetimindeki zayıflamaya yüz tuttuğunun bir başka delilidir. Bana verilen büyük uluslararası desteğin temelinde, gerçeğin susturulmaması gerektiği inancı vardır. Bu nedenledir ki gerçekleri araştırmaya devam etmeyi görevim kabul ediyorum.

Eski Dostlar: Barzani ve KGB

Aralık 1946’da Kürt cumhuriyeti Mahabad’ın çöküşünün ardından Mustafa Barzani birkaç yüz adamıyla birlikte Sovyet sınırına gitti. Sovyetler Birliği’ne ulaştıktan sonra Kürtleri kendi amaçları için kullanmak isteyen Sovyet liderlerinden ve gizli servisinden büyük ilgi gördü. Daha sonra SMERSH’in başına geçen Sudoplatov’un hatıratı olmasaydı, Barzani’nin Sovyetler Birliği’ndeki siyasi faaliyetlerinin ilk dönemi muhtemelen karanlıkta kalacaktı. Sudoplatov, Barzani’yle ilk kez Sovyetler Birliği’ne gelişinden hemen sonra, 1947 yılında Bakü’de, onu Orta Doğu’daki Batı çıkarlarını bozmak amacıyla kullanmak için görüştüğünü ve Barzani ile adamlarına da, bu amaçla Irak’a geri gönderilmek üzere silah ve askeri eğitim verildiğini yazar.

Barzani Sovyetler için son derece önemli olmalı ki güvenlik servisleri içinde en önemli şahsiyetlerden biri olan Sudoplatov tarafından yetiştirildi. Sudoplatov hatıratında, Stalin’in emriyle Troçki’nin öldürülmesi ve Sovyetler’in atom bombasını yapmasını sağlayan atom casusluğundan sorumlu olduğunu yazar.

Barzani ile görüşmelere Sudoplatov’un ön ayak olması da, Sovyet yönetiminin Barzani’den büyük beklentileri olduğunun delilidir. Ancak Barzani ile görüşen, yine kendisinin anlatımıyla sadece Sudoplatov da değildir, başka yetkililerin de isimleri verilmiştir. Sudoplatov, Barzani ile 1952 yılında ikinci kez askeri eğitim konusunda görüşmüştür, ancak aralarında herhangi bir anlaşmaya varıldığından bahsetmez. 1953 yılında bir kez daha, her ikisinin de askeri eğitim gördükleri Moskova’daki askeri akademide bir araya gelirler. Barzani açıkça ülke dışında özel bir göreve hazırlanmaktadır.

Sudoplatov’un hatıratına göre, Barzani, kendisine; Sovyetler Birliği ile Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yüz yıl öncesine dayandığını ve ailesinin daha önce de Rusya’nın yardımına başvurduğunu, 60 kez silah ve cephane desteği aldığını anlatmıştır. Barzan aşiretinin lideri Şeyh Abdullah Salam’ın Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’yı ziyaret ettiğine dair güvenilir bilgiler mevcuttur.

1947-1958 dönemindeki Barzani-Sovyetler ilişkileri, Sudoplatov’un hatıratı dışında şimdiye kadar büyük ölçüde gizli kalmıştır. Mitrokhin arşivi ve kamuya açık KGB arşivi bu döneme değinmemekte, ancak 1958 sonrası için önemli bilgiler sağlamaktadır.
Mitrokhin arşivinden KGB’nin Barzani’ye “RAIS” kod adı verdiğini, hem Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi (SKPMK) arşivi hem de Mitrokhin arşivinden de Barzani’nin liderliğini yaptığı Eylül 1961 Kürt isyanının arkasındaki büyük gerçeği öğreniyoruz. Bu arşivlere göre, söz konusu isyan gerçek bir devrim değil, Batı çıkarlarını zayıflatmayı amaçlayan gizli bir Sovyet operasyonudur.

1960’lı yıllarda KGB’nin başında olan Aleksandr Şelepin, 1961 yılında Nikita Kruşçev’e, “Orta ve Yakın Doğu’daki komünlerinin geleceği konusunda ABD, İngiltere, Türkiye ve İran hükümet çevrelerinde belirsizlik yaratma” planlarını içeren bir memorandum gönderir. “Adı geçen ülkelerin bölgelerini de içerecek bir bağımsız Kürdistan kurmak için Irak, İran ve Türkiye’deki Kürt nüfusu harekete geçirmek amacıyla” Kürdistan Demokratik Partisi Başkanı Mustafa Barzani ile olan eski KGB bağlantılarını kullanmayı önerir. Barzani’ye para ve silah olarak gereken yardım sağlanacaktır. Şelepin ileriyi düşünerek “avantaj sağlayacak gelişmeler dikkate alınarak, Sovyet halkının Kürt hareketine olan desteğini vurgulamanın tavsiye edileceği” notunu da düşer. Şelepin, “Kürdistan’ı kurma hareketi başta İran ve Irak’ta petrole ulaşmaları açısından İngiltere ve Türkiye’deki askeri üsleri nedeniyle Birleşik Devletler olmak üzere, Batılı güçler arasında ciddi sıkıntılara neden olacaktır.

Tüm bu gelişmeler özellikle son dönemlerde Batı yanlısı politikalar uygulamaya başlayan (Irak Başbakanı General Abdülkerim) Kasım’ı da endişelendirecektir” öngörüsünde bulunur. Ayrıca Batı ve Doğunun büyük bir hevesle kendi tarafına çekmeye çalıştığı üçüncü dünya liderlerinden Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdul Nasır’ı, Kürtleri desteklemeye ikna etmek için de bir girişimde bulunmayı önerir. Şelpin, Nasır’ın “gayrıresmi kanallar kullanılarak” bir Kürt zaferinin gerçekleşmesi durumunda ve “bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasını desteklemesi koşuluyla” Moskova’nın, Mısır ve Suriye arasında oluşturulan ancak kısa bir süre yaşayan ve Nasır’ın Arap milliyetçiliğini yansıtan Birleşik Arap Cumhuriyeti “BAC’nin Irak’ın Kürt olmayan bölümüyle birleşmesine ılımlı bakılabileceğini” iletmeyi önerir. (Şelepin’den Kuruşçhev’e, Temmuz 29, 1961, St.-191/75gc, Agustos 1, 1961, TsKhSD) (bkz.Zubok, 21)

Eylül 1961’de Irak Kürdistanı’nda gerçekten bir Kürt ayaklanması başladığında, KGB durumdan yararlanmak için yeni önerilerde bulundu. KGB Başkan Yardımcısı Peter Ivaşutin, “SKPMK’nin, ABD ve müttefiklerinin askerlerini ve dikkatlerini Batı Berlin’den uzaklaştırmayı amaçlayan önlemlerin uygulanması konusunda aldığı 1 Ağustos 1961 tarihli karar ve Irak’ın kuzeyinde başlayan Kürt silahlı ayaklanması gözönünde bulundurularak” şu önerilerde bulunur: KGB’nin, Hindistan, Afganistan, Endonezya, Gine ve diğer ülkelerde Kürt yanlısı ve Kasım aleyhtarı gösteriler düzenlenmesi için kullanılması, KGB’nin Barzani ile temasa geçerek kendisinden, “Kürt hareketinin liderliğini üstlenerek demokratik bir yola sokmasını” istemesini ve fazla ön planda görünmemesini tavsiye etmesini, böylece SSCB’nin Batı tarafından Irak’ın içişlerine karışmakla suçlanmasının önüne geçilmesini, ve Moskova’nın Barzani’ye Kürt ayaklanmasını desteklemek üzere “çeşitli askeri uzmanlar (topçu, telsiz operatörü, tahrip ekibi, vb.) gönderme ihtiyacı hissetmesi durumunda” KGB’ nin, Rusya’da yaşayan Kürtlerden 500-700 kişilik silahlı birlikler oluşturması ve eğitmesini öneriyor. (P.Ivaşutin’den SKPMK’ye, Eylül 27, 1961, St-199/10c, 3 Ekim 1961, TsKhSD) (bkz. Zubok 21)

Ancak Ivaşutin’in bilmediği bir şey vardı; Batı zaten Barzani ile Sovyetler Birliği arasındaki özel ilişkileri biliyordu. Amerikalı yetkililer, “Barzani’nin Moskova için faydalı olabileceği” ihtimalini endişeyle not etmişlerdi. Askeri bir darbenin Kasım’ı iktidara getirişinden üç ay sonra ABD’nin Irak Büyükelçisi Waldemar J. Gallman, Ekim 1958’de ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta, “Ayrıca komünistler de ülkeye geri dönen Kürt lider Molla Mustafa Barzani kanalıyla bir başka noktadan (Irak Başbakanı Kasım’a) saldırabilirler. Barzani son 11 yılını Sovyetler Birliği’nde sürgünde geçirdi. Kürtler üzerindeki etkisi büyük, istikrarı bozma yeteneği ise neredeyse sonsuzdur. Bu durumda istikrar ve Kasım’ın iktidarda kalmasına yönelik en büyük potansiyel tehlikenin komünistlerin elinde bulunduğuna inanıyoruz” demişti. (Gallman’dan Dışişleri Bakanlığı’na, 14 Ekim 1958, ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD Dış İlişkileri, 1958-1960, Cilt XII, Washington DC, Hükümet Basımevi, 1993, sh. 344-46) (bkz. Zubok, 21)

Kürt sorunu Moskova’nın elinde, birbiri ardına gelen Irak hükümetlerine yönelik bir baskı aracı olmuştu. Mitrokin arşivine göre, KGB 1960’lı yıllarda “MAKS” kod adlı Yevgeni Primakov’u gazeteci kılığında Irak’a göndermişti. Primakov daha sonra, özellikle Mart 1970’te Irak rejimi ile Kürdistan Demokratik Partisi arasında özerklik anlaşmasına varılması başta olmak üzere, Kürt sorununda belirgin bir rol oynadı. Irak ordusu Kürtlerle savaşmaktan tamamen güçsüz düştüğü için, Baasçılar arabuluculuk karşılığında Moskova’nın önerisini kabul etmek zorunda kaldılar. Komünist Parti üzerindeki baskıya azaltarak Sovyetler Birliği ile yakın ilişki kurdular.

Mart anlaşmasının ardından Irak rejimi Sovyet desteğiyle güç kazandı ve anlaşmanın uygulanmasını engellemeye başladı. Irak dış politikasını etkilemek amacıyla Kürt kartını başarıyla kullanan Sovyetler Birliği, Kürtlere sırtını döndü. Buna karşılık Barzani de, CIA, MOSSAD ve SAVAK’a yanaştı. Irak-Sovyet balayı, Batılı müttefikleri ve İran tarafından 1975’te yarı yolda bırakılan Kürt ayaklanması bastırılıncaya kadar sürdü. Bu tarihten sonra Irak rejimi Komünist Parti’ye karşı yeniden baskı uygulamaya ve Batıya yakınlaşmaya başladı. Sovyetler Birliği de Kürt kartını yeniden eline aldı.
O yıllardan bugüne tarih defalarca kendini yineledi ve Barzani ailesi de sık sık KGB, CIA ve MOSSAD ile ittifaklar kurdu. Oyun hala sürüyor. (ABD’de faaliyet gösteren Randolph Bourne Institute’ün yan kuruluşu olan internet sitesi antiwar.com - 31 Ağustos 2006 - Iraklı Kürt rejim muhalifi Dr. Kamil Sadr Kadir yazdı)

Kürdistan’dan Bakıldığında Irak Milyonlarca Mil Uzakta Görünüyor

Gece yeni başlıyordu ve kızlar çok güzeldi. Pırıltılı gri gömleği, dar, taşlanmış kot pantolonuyla Danyar Faruk ve arkadaşı, bu Kürt kentinde kasılarak yürüyorlar. Belki de kendilerini Sarçinar kentiin nehir kenarındaki barlarından birinin önünde bulacak veya rüzgara karşı çay evlerinden birinde oturacaklar.”Irak’ın diğer bölgelerindeki adam kaçırma olayları, araçların bombalanması, cinayetler ve ekonomik sefaletler Faruk’u ilgilendirmiyor. “Umursamıyorum” diyor Faruk; “Bizler acı çekerken, Araplar bizler için asla ağlamadı. Biraz eğlenmek için arkadaşımla çay evine gideceğim.”

Irak’ın büyük bir kesimi asilerin eylemleri, mezhepsel, siyasi ve aşiretler arası şiddet olaylarıyla esir alınmışken 1991 Körfez Savaşı sonrasında kurulan, ülkenin kuzeyinde yer alan İsviçre büyüklüğündeki Kürt özerk bölgesi, gençlerin ve yaşlıların kendilerini iş, flört ve ev dekorasyonu gibi olağan günlük işlere kaptırdıkları bir güven ve sükunet vahası gibi. Kürt bölgesinin sırtını ulusun geri kalan kısmına çevirdiği yönünde giderek güçlenen hissiyat, hafta sonu Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin Irak bayraklarının resmi kurumlarda kullanılmasını yasaklamasının ardından daha da güçlendi. Kürdistan’da pek çok kişiye göre bu bayrak, Saddam Hüseyin döneminde yıllar süren baskı ve katliamlara işaret ediyor. Irak Başbakanı Nuri Maliki ise önceki gün söz konusu kararı eleştirerek, “Şu ana kadar Irak bayrağını taşıdık ve bundan sonra da Irak’ın her noktasında dalgalanmaya devam etmelidir” dedi.

Kürt sürgünlerin geri dönüşü ve şiddetten kaçan Iraklı Arapların bölgeye akın etmesiyle birlikte dağlık Kürt bölgesinin kent ve köylerindeki ev sayısında büyük bir artış yaşandı.
Süleymaniye’de bir opera binası inşa ediliyor. Her yerde yeni oteller görülüyor. Süleymaniye ve Erbil’de yapılan yeni havaalanlarından Dubai/Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye/İstanbul, Ürdün/Amman ve Tahran’a doğrudan uçuşlar gerçekleştiriliyor. Kürdistan’ı ziyaret edenler artık Bağdat’ı pas geçebilirler.Bir ulus olamayan dünyanın en büyük etnik grubu Kürtler, Irak’ın yüzde 80’ini oluşturan Araplardan farklı bir dile ve kültüre sahipler. Birbiri ardına iş başına geçen Sünni Arap hükümetler, yaşadıkları bölgeler Irak’ın su ve enerji kaynaklarının önemli bir kısmını barındıran Kürtleri acımasız bir şekilde baskı altında tuttu.

Saddam Hüseyin’in güçleri yüzlerce Kürt köyünü yerle bir etti ve Enfal kampanyası sırasında kasıtlı bir şekilde kimyasal silah kullandı. Saddam şimdi Enfal kampanyasında soykırım yaptığı gerekçesiyle yargılanıyor. Kürdistan genellikle kendisini ulusun geri kalanından oldukça farklı hissediyor. Bölgesel hükümet, hafta sonunda artık Irak’ın kırmızı, beyaz ve siyah renklerdeki bayrağını kullanmayacağını; bunun yerine ortasına güneş resmi yerleştirilmiş, kırmızı, sarı ve yeşil renklerdeki 60 yıllık Kürt bağımsızlığının sembolü bayrağı kullanacağını bildirdi.

Burada olmak, Irak’ın geri kalan kısmındaki sert kuralların unutulması anlamına geliyor. Pembe kısa tişörtüyle Lana Tofiq, “Televizyonda ne zaman bombalı saldırılar veya cinayetler görsem hemen kanalı değiştiriyorum. Süleymaniye güzel ve sakin olduğu sürece diğer yerler için neden endişeleneyim?” diyor. (ABD’de yayımlanan Los Angeles Times gazetesinin 4 Eylül 2006 -Borzou Daragahi imzasıylayayınlanan makale- özet)

Eleftherotipia: Türkiye, ABD, Kerkük ve Abdullah Öcalan

PKK’nın kuruluşu 1978’de, silahlı mücadelesi de 1984’te başlamış olmasına rağmen, Kürt sorununun dönüm noktası 1991 yılı oldu. “Çekiç Güç’ün, Güney Kürdistan (Kuzey Irak) yöneticilerinin kademeli olarak konuşlandıkları bölgeyi, Saddam Hüseyin düzeninden korumaya başladığı dönemdir.ABD’nin fiili olarak ilgi alanına giren bu bölgede, Barzani-Talabani özerk Kürt devleti kuruldu. Bu devlet, anayasasında öngörüldüğü gibi, 2007’de zengin petrol yataklarına sahip Kerkük’ü topraklarına katmayı planlıyor. PKK’nın esas idari-askeri kurumları, Kürt gerillaların 1990’lı yıllarda Güneydoğu Türkiye’ye saldırılarında üs olarak kullandıkları washington’un koruması altındaki bölgelerde, zor geçit veren Kandil dağında ve İran-Irak-Türkiye sınırında konuşlandılar. Ankara, PKK saldırılarını öne sürdü ve Barzani-Talabani devletinin egemenliğini bozarak, Güney Kürdistan’a harekata geçti. Rekabet unsuru ve ayrıca ABD’nin, Suriye-İran ve Türkiye stratejik planları arasında, PKK da,Kürt sorununun da bir oyuncusu olarak, kendisine siyasi bir imaj yaratmaya çalışıyordu. Hatta, 1999’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi belki de, PKK’nın askeri faaliyetini durdurması böylece, Türkiye’nin Irak topraklarına girme “hakkını” kaybederek Ankara’nın Güney Kürdistan’daki gelişmelerden uzak kalmasına ilişkin bir ABD manevrasıydı.

Apo’nun hüküm giymesinden sonra PKK, yeni gelişmeler altında ve büyük şoku atlatmak için silahlı mücadeleyi durdurdu ve silahlı güçlerini Türk topraklarından geri çekti. Bu şekilde, Ankara’nın, özellikle Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra, Irak Kürtleri için bağımsızlık rüzgarları esen Güney Kürdistan’a fiilen karışma hakkını yok etti.
O zaman birçok kimse, PKK’nın dağıldığını oldu-bitti saydılar, Yunanistan’da da bazı kimseler Öcalan’ı korkaklıkla, hatta Türk gizli teşkilatlarıyla uzun vadeli işbirliğiyle suçladılar. Ancak, Türkiye’deki Kürtlerin lideri, kısıtlı ve kontrollü bilgi alabilmesine rağmen, avukatlarını kullanarak, PKK’yı ve Kürt hareketini birlik içinde tutmayı ve şimdi toplu çözüme gebe olan Kürt sorununda rol talep eden PKK’yı yönlendirmeyi başardı.
Türkiye, zengin petrol yataklarıyla Kürt devletine yaşam verecek olan Kerkük’ün, Kürt topraklarına katılması ve diğer gelişmelerin baskısı altında, ABD ile zaten kötü olan ilişkilerini bozmadan PKK’yı yok etmeye çalışıyor.

Türk Hükümeti bu “heyecan”la Kürt lidere 20 günlük tecrit cezası verdi. Ertesi gün, sert tutum yanlısı Orgeneral Büyükanıt’ın PKK’nın sonunun yaklaştığını açıkladığı gün, “Kürdistan Özgürlük Şahinleri” İstanbul, Marmaris ve Antalya’da bombalı saldırılarla, Ecevit’in askeri danışmanı olarak Öcalan’ın yakalanmasında başrol oynayan Orgeneral’e güçlü bir mesaj veriyorlardı. PKK’nın yok edilmesi için ABD-Türkiye-Irak arasında “koordinatör” olarak atanan Hava Orgenerali Ralston, bu koşullar altında görev yapmaya davet ediliyor. Ancak Ankara’da bazı kimseler, PKK’yı yok etmek yerine, Kürt sorununun çözülmesinde PKK’nın ve Öcalan’ın, Ankara karşısında yasal görüşmeciye yükseltilmesi için çalışılacağını öngörüyorlar.

Eleftherotipia gazetesi- Dr. Kamil Sadr Kadir Iraklı Kürt Rejim Muhalifi

Uçan Adam!  

Kategori :

Taktığı özel kanatlarla bir helikopterden dağa atlayan sporcu, insanoğlunun çok eskilere dayanan uçma arzusunun yeni bir örneğini sergilemiş. "Uçan adam"ın üzerindeki kamera sayesinde, izleyenler de bu uçuş keyfini yaşama şansı buluyor.


Bir Sigara Tiryakisinin Yüzü  

Kategori :

Dermatologlar tarafından yapılan araştırmalara göre sigara tiryakilerinde hiç içmeyenlere göre 5 kat fazla kırışıklık var. Hatta bazı çalışmalarda sigaranın güneş ışınlarından bile etkili olduğu bildiriliyor. İşte sigara tiryakisinin yüzünün belirtileri:


Soluk, kirli beyaz-gri renkli ve kırışık deri “sigara tiryakisi derisi” olarak tanımlanmaktadır. Sigara içenlerin %79’unda bu görünüm mevcuttur. “Sigara tiryakisi yüzü”nün özellikleri şunlardır:

1- Kalıcı çizgi veya kırışıklıklar,
2- Alttaki kemik çıkıntılarının belirginleşmesi sonucu çökmüş yüz ifadesi,
3- Deride incelme, hafif gri görünüm,
4- Derinin hafif turuncu-mor-kırmızı renk alması.

“Sigara tiryakisi yüzü” 70 yaşın üzerindeki kadınların yüz yapısı ile aynıdır. Sigara içenlerde kırışıklığın erken yaşta başlaması dikkate değerdir

Kırışıklık oluşumu bir yılda içilen sigara miktarı ile doğru orantılıdır. Sigaranın kırışıklık yapıcı etkisine kadınlar daha fazla duyarlıdırlar.

Nikotin ve sinir sisteminin uyarılması sonucu gelişen damarlardaki daralma, dokuların oksijenlenmesinde azalma, pıhtılaşmada artış, kollajen depolanmasında azalma, kırışıklık oluşumunu kolaylaştıran etkenlerdir. Sigaranın deri üzerindeki etkilerini açıklayan faktörler şu şekilde özetlenebilir:

1- Direk toksik etki: Sigara içenlerde derinin neminin azalmış olması, onun toksik etkisine bağlıdır.

2- Mekanik faktörler: Kırışıklığın şeklini belirlemede önemli role sahiptir. Sigara içerken kullanılan yüz kaslarıyla ilgili olarak dudak çevresinde; tek taraflı içenlerde aynı tarafta kırışıklık görülmesi veya kazayağı kırışıklıkları gibi özel görünümler ortaya çıkar.

3- Genetik faktörler: Bütün sigara içenlerde “sigara tiryakisi yüzü” görünümü olmadığı için genetik faktörlerin rolü de düşünülmektedir.

4- Sigara içenlerde vücudun güneş görmeyen yerlerinde derideki elastik tabakanın , sigara içmeyen aynı yaş grubundakilere göre daha kalın ve parçalı olduğu gösterilmiştir. Derideki kronik oksijenlenmenin azalması, kollajen sentezini düşürerek belirgin kırışıklığa neden olmaktadır.

5- Sigara damarlardaki daraltıcı etkisiyle deride gri-esmer renklenmeye neden olur.

6- Sigaranın kısırlık, erken menapoz, adet düzensizlikleri gibi anti-östrojenik etkileri bilinmektedir. Östrojenin deri üzerindeki fizyolojik etkileri menapoz sonrası dönemde açıkça görülmektedir. Sigara içen kadınlarda göreceli bir hipoöstrojenik durum meydana gelmekte ve bu da deri kuruluğu ve kırışıklığa neden olmaktadır.

7- Sigara A vitamini seviyesini azaltır, dolayısıyla hücrenin bir numaralı düşmanı olan serbest radikallere karşı korunmayı azaltarak, kırışıklıkların oluşumunu kolaylaştırır.

Sigara içen beyaz veya gri saçlı kişilerde katrana bağlı olarak sarımsı bir saç rengi ortaya çıkar.Sigara içerken sigaranın tutulduğu parmaklar ve tırnaklarında sarı-kahverengi renklenme ortaya çıkar. Bu bulguya “nikotin belirtisi” denir. Sigara içenlerde ağız içi daha koyudur. Hatta yanak iç yüzlerinde inatçı, sert, düzensiz beyaz tabakalar oluşabilir. Sigara damarlardaki daraltıcı etkisi ile kan akımını bozarak, yara iyileşmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Tek bir sigara içiminin 90 dakika süren bir damarlarda daralmaya yol açabileceği gösterilmiştir. Sigara dumanında 4000 den fazla kimyasal madde bulunur ancak kan akımı azalmasından en çok nikotin sorumlu tutulmaktadır.

-Alıntı-
Dr. Zekayi KUTLUBAY -Dermatoloji Uzmanı
superonline sağlık

Sağlık İçin Tereyağını Seçin  

Kategori :

Takke düştü, margarin göründü, bir nesil margarinle çürüdü! Artık gönül rahatlığıyla tereyağı yiyebilirsiniz. Kalp hastalarına uzun yıllardır yasaklı tereyağı aklandı! Kalbe zarar veren asıl suçlu ise teşhis edildi; Margarin. Margarin sağlığa zararlı, kimyasal olarak plastikten farkı yok dikkat edin bir margarini açık alana bırakın ağzı açık şekilde, ne sinek ne de başka canlı üstüne konar çünkü bir besin bile değildir.

Margarin kuşağı

Türk mutfağı uzun yıllardır margarin istilası altında. Margarinin ülkemize giriş hikayesi 28.03.2004 tarihli Sabah gazetesinde şu sözlerle anlatılıyor: “Türk halkı için bir dönem margarinin tek bir adı vardı o da Vita. Sarı kutusu içindeki Vita hemen her evde bulunurdu. Vatandaşın zihnine öyle bir yerleşti ki, yıllar boyunca tüm margarinlerin ortak adı Vita oldu. O yıllarda Vita`nın reklamlarına dönemin Türk Sanat Müziği`nin ünlü ses sanatçılarından Güzide Kasacı çıkıyordu. Kasacı, meşhur kahkasının eşliğinde Vita ile türlü pişirirdi. Vita`nın Türkiye`de bu denli tutması aslında üretici şirket Unilever`in yöneticilerini de çok şaşırtmış. Öyle ki Unilever`in tarihçesinde dönüm noktaları arasında yer alıyor. O dönem şöyle anlatılıyor: "Vita`nın Türkiye`de üretilip satılmaya başlanması bir Uzakdoğu gezisinden dönen iki Unilever yöneticisinin İstanbul`a uğraması ile gündeme gedi. Küçük bir araştırmayla Türkiye`de margarin ihtiyacı saptandı. Ardından Unilever ile Türkiye İş Bankası arasında kurulan ortaklık için gerekli izin belgesi hükümet tarafından imzalandı ve 5 Ocak 1953 yılında Bakırköy Margarin Fabrikası üretime geçti. Açılışta dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da vardı. Haftada 50 ton Vita, 20 ton Sana üretimi başladı." Ancak Vita kısa sürede Sana`yı sollayıp geçti. Bu 1970`e kadar böyle devam etti. 1970`te Unilever`in tarihçisinde "önemli bir gün" diye şu not düşüldü: "İlk defa Sana üretimi, Vita üretimini geçti!"

Sana ve Vita imdadımıza yetişir...

Güzel mahallelerimizde sardunyalarımızı diktiğimiz sarı tenekeli Vita ve uğruna kuyruklarda beklediğimiz Sana işte böyle girdi hayatımıza. 50’lerde 60’larda yaşayıp da margarine dokunmamış olan yok gibi. Hatta film yönetmeni Ömer Lütfü Akad margarinin o yıllarda filmini çekmiş: "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yağın Elde Edilişi" isimli bir belgesel... Unilever Magazin’in Nisan-Mayıs 2003 sayısındaki söyleşisinde Akad, o senelerdeki margarin çılgınlığını çok güzel özetliyor: “O yıllarda Sana ve Vita yağları vardı. Biz hem Sana'yı hem de Vita'yı kullanıyorduk. Başka yağ da yoktu zaten. O zamanlar Türkiye'de ciddi yağ sıkıntısı çekiliyordu. Tereyağı kullanma alışkanlığı yerini yavaş yavaş margarine vermeye başlamıştı. Margarin çıkmadan önce çoğunlukla Urfa ve Trabzon tipi yağları kullanıyorduk. Bir de zeytinyağı kullanıyorduk. O zamanlarda ülkeye bu yağlar yetmez oldu. Urfa ve Trabzon yörelerinden de yağlar gelmez olmuştu. Bu yağ ihtiyacına Sana ve Vita yetişti.”

Yemek dergileri ve gazeteler de imdada yetişir...

90’lı yılların başında Türkiye’nin ilk yemek dergisi çıktığında sevinçten havalara uçtum. Almanyalardan kırk yılda bir sipariş edebildiğimiz dergilerin yerli versiyonu olacaktı.

Gerçekten de Alman dergilerinin yerli versiyonu oldu ilk yemek dergimiz “Mutfak Rehberi”. İki Alman yemek dergisiyle yapılan işbirliği oradan tariflerin tercüme edilmesine ve diaların aynen kullanılmasına olanak sağlamıştı. Alman dergilerinden tercüme yapılırken değiştirilen bir kalem vardı... Orijinal dergideki “tereyağı” Türkçe tercümede “margarin”e dönüştürülüyordu. O dönem derginin patronlarından Emel Başdoğan margarine duyulan bu sempatinin tamamen duygusal olduğunu “Bize tereyağı firmaları değil, margarinciler reklam veriyor. Tabi ki tariflerimizde margarin yazacağız.” diyerek ifade etmiştir.

Daha sonra çıkan Sofra, Lezzet gibi önemli yemek dergileri de margarin modasının sıkı takipçileri olmuşlardır. Gazetelerdeki yemek yazarları da margarinli tariflerin lale devrine katkıda bulunurlar. Gazeteler margarinli tarifler dağıtırlar. Ünlü gurmeler margarinli tariflerin verildiği şahane kitapçıklar hazırlarlar. Margarin kulakçıkları kesilir, kitapçıklar alınır.

Doğal olarak, komşular arasındaki tarif alışverişlerinde de hangi marka margarinin kullanıldığı yazılır. Koskoca yemek yazarlarından iyi mi bilecektir ev hanımları?

Yağsız doktorlar...

Ülkemizde margarinin bu kadar sevilmesinde yemek dergileri, gazetelerdeki yemek tarifleri ne kadar rol oynadıysa, beslenme uzmanları ve doktorlar da o kadar oynadı. Yağsız süt, yağsız yoğurt, yağsız kırmızı et, beyaz et, hindi eti yememizi tavsiye etti beslenme uzmanları.

Doktorlar da yağsız hayatın sözcülüğünü üstlendiler. Hastalarına margarin yemelerini önerdiler.

Margarin iyice içimize işlerken tereyağı sessiz sedasız demode, tutucu sofralarda tutunmaya çalışmıştır.

Tereyağı kullanan pastane kaldı mı?

Aslında evde hangi yağı kullandığınız o kadar da önemli değil! Dışarıda yediğimiz hemen her şey kötü yağlarla yapılıyor çünkü (Kötü yağlar derken hangilerini kastettiğimizi Serkan Yimsel’in kitabından aşağıda verdiğimiz bölümde okuyacaksınız).

Tereyağıyla kıyaslandığında margarin çok daha ucuz. Buzdolabında yer ayırmak da gerekmiyor; oda sıcaklığında saklanabiliyor. Hal böyle olunca kendi yağlarında kavrulan küçük pastanelerin, margarine neden yöneldikleri anlaşılıyor.

Peki ya köklü pastaneler, ünü İstanbul’u aşmış yerler? İstanbul’un en ünlü pastanelerinden biri de Taksim’deki Gezi Pastanesi’dir. Geçen sene, “Hangi ürünlerinizde tereyağı kullanıyorsunuz?” diye sorduğumda sadece kruasanı göstermişlerdi. Ya Beyaz Fırın? Kardeşimin çok sevdiği bir poğaçası varmış, birlikte gittik dükkana. Gerçekten güzel yapmışlar. Hemen kasiyere soruyorum poğaçada ne yağı olduğunu. Margarin kullanıyorlarmış. Gerekçe de müşterilerin tereyağı kokusundan hoşlanmamaları...

“Kokuyor, pahalı” demeden sadece ve sadece tereyağı kullanan dürüst yerler de var. Beşiktaş’taki Kafadaroğlu Baklavacısı, Erenköy’deki Develi Kayseri Evi aklıma ilk gelenler...

New York’ta bir iki sene içinde lokanta-pastane gibi yerlerde trans yağların kullanımı tamamen yasaklanacak. Darısı Türkiye’nin de başına...

Margarin kullandıkları için sadece pastaneleri suçlamak haksızlık olur. Hidrojenize nebati yağ, trans yağ isimleriyle malzemeler listesinde margarine yer veren birçok ürün var; bisküvi, cips, kek gibi.

Trans yağların foyası

Dr. Mary Enig 1978 tarihli bir makalesinde trans yağlarla (margarin de bir çeşit trans yağ) kanser hastalığının bağlantılı olabileceğini yazdığında Amerikan Yenilebilir Yağlar Enstitüsü’nden iki tane “siyah giyinmiş adam” büyük bir öfkeyle Enig’i ziyarete gelirler. Trans yağ lobisinin adamları “ Onunki gibi makalelerin yayınlanmasını önlemek için dikkat kesildiklerini, bu atın nasıl olup da ahırdan kaçmış olduğunu anlamadıklarını” söylerler.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Enig’in 30 yıl önce söylediklerini yeni yeni kabul ediyor. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi trans yağların kalp hastalığına neden olduğunu buldu. Harvard Tıp Okulu’ndan Dr. Walter Willet ise her yıl 30 bin kişiyi trans yağların öldürdüğünü hesaplamış. Henüz kanıtlanmamış bazı araştırmalar trans yağlarla Tip2 diyabet ve astım hastalıklarını ilişkilendiriyor. Bazı araştırmalarsa trans yağların anne karnındaki bebek gelişimini olumsuz yönde etkilediğini gösteriyor.

Tereyağı, kuyruk yağı ve iç yağına dönüş

Birçok uzman artık gönül rahatlığıyla doymuş yağ içeren tereyağı, kaymak, etlerdeki yağ gibi yağları yiyebileceğimizi söylüyor.

Ülkemizde besinleri, vitaminleri ilaç niyetine kullanan devrimci bilim adamı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Beslenme ve Metabolizma uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı ve sızma zeytinyağı öneriyor.

-Alıntı-
Beslenmenin Temel İlkeleri, Prof. Dr. Ahmet Aydın, www.beslenmebulteni.com

Reklam Dediğin Böyle olur :)  

Kategori :

Bir zamanlar Atv'de "Gag" diye komik reklam videolarını ekrana getiren bir program vardı, bir ara tiryakilik yaratmıştı millette, hatta Avrupa Yakası'nın "Aslı"sı da ilk bu programda televizyonlara merhaba demişti. İşte ilk orada yayınlanmıştı bu reklam ve beni koparmıştı:) İzleyin siz de kopun:)



Şirketin sloganı "En iyi Kırmızı Som Balığını Size Getirmek İçin Herşeyi Göze Alırız" :)

Yoğurt Mucizesi!  

Kategori :

Türk icadı yoğurt üzerine yapılan araştırmalar, yoğurdun vücut için müthiş etkilere sahip, çok önemli bir besin kaynağı olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik yoğurt sütte bile olmayan faydalara sahip! İşte yoğurt mucizesi...



Yoğurdun yapısı ve içerdiği besin değerleri nedeniyle insan sağlığı açısından kaynağı sütte bile olmayan faydalara sahip bulunduğu, vücudun yoğurdun içindeki kalsiyum ve proteini süte göre daha çabuk emdiği, bu nedenle de kemiklerin gelişimi açısından süte göre daha etkili olduğu belirtildi. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdulkadir Hurşit, yoğurdun zengin besin değeri sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirdiğini dile getirerek, bu özelliği nedeniyle vücudu kanserden, mide ve bağırsak hastalıklarından, mide, kolon ve ince bağırsak kanserlerine kadar birçok hastalıktan koruduğunu söyledi.

Yoğurdun kolesterol emilimini azalttığını, probiyotik aktiviteye sahip olduğunu, çocukların bulaşıcı karaciğer iltihabı (hepatit) hastalıklarının tedavilerinde kullanıldığını kaydeden Prof. Dr. Hurşit, "Yoğurt, bağırsaklarda bulunan tehlikeli ve zararlı mikropların yaşamasını engeller. Sindirimi kolaylaştırır. Çünkü, vücutta kendi kendine sindirilen tek gıda yoğurttur. Tüberküloz hastalığına karşı doğal bir antibiyotik etkisi gösterir. Stres, alkol, kolalı ve karbonatlı içeceklerle zarar gören sindirim sistemini korur. Bazı bünyeler yapısı gereği sütteki laktozu sindiremez. Bu durum fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Sütte bulunan laktoz, yoğurtta laktik asite dönüştüğünden, bu kişiler gerekli besinleri yoğurttan sağlayabilir" dedi.

Güzellik için de çok önemli bir besin kaynağı olan yoğurdun cilde müthiş bir parlaklık kazandırdığını vurgulayan Prof. Dr. Hurşit, yüzde 61 oranında yağ yakıcı özelliği nedeniyle formda kalmayı sağladığını ifade etti. Prof. Dr. Hurşit, "Yoğurdun faydaları saymakla bitmiyor. Yoğurt, doğal bir nefes kokusu ve diş taşı önleyicisidir. Ayrıca yağ yakma özelliğiyle çabuk kilo vermek ve özellikle karın bölgesindeki fazla kilolardan kurtulmak isteyenler için de ideal bir besindir" diye konuştu.

Bu arada, Japonya ve ABD'de yoğurtla ilgili yapılan araştırmalar da dikkat çekti. Japonya'da yapılan ve sonuçları İngiltere'de yayımlanan araştırma, şekersiz yoğurdun nefes kokusunu giderdiğini, diş taşı ve diş eti iltihaplarını doğal yollardan önlediğini ortaya koydu. Araştırma kapsamında 6 hafta boyunca günde bir porsiyon yoğurt yiyenlerin yüzde 80'inde nefes kokusuna yol açan hidrojen sülfit düzeyinin düştüğü, yoğurdun içeriğindeki maddelerin bu rahatsızlıkları önlediği ortaya çıktı. ABD'de yapılan bir araştırma ise, düşük kalorili rejimlerine yoğurt seçeneğini ekleyen ve günde 3 öğün yağsız yoğurt yiyen aşırı kiloluların, yoğurtsuz bir diyet programı uygulayanlara oranla yüzde 22 daha fazla kilo verdiklerini tespit etti. Zayıflama diyetlerinde yoğurt yiyenlerin yüzde 61 daha fazla yağ yaktıkları görüldü. Yoğurt yiyenlerin ayrıca, karın bölgelerinde yüzde 81 daha fazla yağ yaktıkları da belirlendi. Düşük yağ oranlı süt ürünlerinden oluşan kalsiyum ve protein ağırlıklı diyetin, yağ yakma ve kilo vermek için ideal olduğu vurgulandı.

Billy Jean - Michael Jackson  

Kategori :

Benim için 80'lerden arta kalan nadir güzel şeylerden birisidir Billy Jean. Zamanına göre kayıt kalitesi fazlasıyla iyidir. Bass ve tizleri kafanızda rahatça ayrıştırabilirsiniz. Hala dinlerim ve yeni yapılan soundları duydukça eskilerin bu işi daha iyi yaptıklarını daha iyi anlarım.



Yemekle Ruh Sağlığı Arasındaki İlişki  

Kategori :

İnsanlık tarihinde belki de ruh hastalıklarının en fazla olduğu dönemi yaşıyoruz. Elbette bunu doğuran pek çok sebep var ama Vakıf Gureba Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Sefa Saygılı'ya göre işin kökeninde yatan en önemli etken yeme-içme alışkanlıklarımız.

Saygılı, bunamadan tutun da çocuklarımızdaki hiperaktifliğe kadar hemen her rahatsızlıkta yediklerimizin direkt etkisi olduğunu söylüyor. Saygılı, yemek yenilen mekanın iştah üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olduğunu da ifade ediyor.

Kalabalıktaki yalnız insanlar

Günümüzde porsiyonların artık tek kişilik olduğuna vurgu yapan Sefa Saygılı, geçmişteki sofraların sadece midelerin dolduğu yerler olmadığını hatırlatıyor. Yemek esnasında bütün ailenin bir arada bulunduğunu ve sohbet edildiğini hatırlatan Saygılı, bu sayede vücutla beraber ruhun da doyduğunu söylüyor. Hatta öyle ki bir insanın böyle bir sofrada yediği yemekle, tek başına yediği yemeğin vücuda verdiği kalori değerlerinin bile değişebileceğini anlatıyor. Sefa Hoca, "İnsanlar artık yediklerinden lezzet almıyor" diyor.

Klimalar şişmanlatıyor

Hava koşullarının yeme üzerinde etkisini anlatan Doç. Dr. Saygılı, açık ve serin havada yenen yemeğin daha bir iştahlı yendiğini belirtirken, sıcak havada ise iştahın bastırıldığına dikkati çekiyor. Saygılı, son dönemde obezitenin artmasında klimaların etkili olduğuna değinerek şunları söylüyor: "Normalde yazın hareket ve enerji tüketimi azalınca iştah da azalır ve insanlar az yer. Ama klimaların oluşturduğu serin ortamda iştah açılıyor ve insanlar çok yemeye başlıyor. Yaylalardaysa normalden daha fazla yemek yenmesine rağmen insanlarda sürekli bir hareket halinin olmasından ve çok fazla enerji yakılmasından dolayı kilo alınmıyor”.

Toplumda var olan "Psikolojisi bozuk insanlar çok yemek yer" kanısını nasıl değerlendirdiğini de sorduğum Sefa Hoca, bunun bir kısır döngü olduğunu belirterek "Günümüzde aşırı iş yoğunluğu, şehirleşmenin artması, geçim telaşı gibi stresi arttıran pek çok şey var. İnsanın stres ve sıkıntıları artınca rahatlamak için aşırı yemeğe başlar. Sonrasında ise zamanla şişmanlar. Bu sefer de şişmanladığı için strese girer. Bu böyle bir kısır döngü olarak devam eder." Çok fazla yiyen insanların kan şekerinin yükseldiğini de söyleyen Sefa Saygılı, bu durumun devamında ise her türlü ruhsal hastalığın oluşabileceğini anlatıyor.

Ne yediğimiz kadar, nasıl yediğimiz de önemli

Yemeği sevdiklerimiz, dostlarımız, ailemizle birlikte yemeliyiz.

Yemek yerken nimeti vereni düşünüp şükretmeliyiz.

Cömertin malı şifadır. Zevkle ikram edilen bir yemek zevkle yenir.

Çok işlemden geçmiş rafine gıdalardan uzak durun. Her türlü gofret, cips, bisküvi, mısır gevreği, hazır çorba, puding, meyveli yoğurt bu rafine gıdalara örnek olarak gösterilebilir. Paketli gıdaların “İçindekiler” listesinde tanımadığınız bir kelime varsa, o gıdayı satın almayın.

Taze meyve sebzeye ağırlık verin. Kışın kış meyvelerini sebzelerini tercih edin.
Domates, salatalık, biber kış sebzeleri değildir. Her öğününüzde mutlaka çiğ bir gıda yemeye çalışın. Çiğ sebzelerden yapılmış bir salata veya meyve yiyerek bu ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Yemekler arasında en az 3-4 saat bırakın.

Yatmadan 4 saat önce yemek yemeyi kesin.

-Alıntı-
Ramazan Bingöl, Yeni Şafak

Karikatürcüyü MOSSAD mı Koruyor?  

Kategori :

2005’te yayınlandığında hem İslam dünyasını hem de Avrupa’yı ayağa kaldıran Hz. Muhammed karikatürlerini yayınlayan Rose Flemming kayıp. Medeniyetler Çatışması’nın kılıçlarını bileyen bu olay ve adamın şifresi ise bir türlü çözülemedi. Şimdiye kadar.


Karikatürleri ısmarlayan, seçen ve yayınlayan “Jyllands-Posten”in kültür sayfası editörü Flemming Rose, bu olaydan sonra kayıplara karıştı. Kimliği ve gerçek geçmişi hakkında gerçekten pek az şey yayınlandı. Nerede ve kimlerin yanında olduğu ise artık araştırılmadı.

Flemming Rose Danimarka’da yaşamış olsa da aslında bir Ukraynalı. Daha doğrusu Ukraynalı bir Yahudi. Bu az da olsa bilinen bir not. Tıpkı Arap düşmanı ve Siyonizm ideoloğu Daniel Pipes’le yaptığı ve pek ses getiren 2004 tarihli röportajı gibi.

Bağ…

Flemming 1990 yılından 1995’e kadar Moskova Muhabiri olarak çalıştı. Ülkedi Rus Yahudileri ile sıcak ilişkiler kurdu ve bir çoğu “çifte vatandaş” olan bu hemşehrilerinin büyük miktardaki paralarını aklayan Rus oligarkları ile de bağ kurdu. İddilara göre bu bağın doğal bir sonucu olarak Boris Yeltsin’in otobiyografisini Danca’ya çevirdi.

Bu tarihten sonra ABD’ye, Washington’a yerleşti ve hükümet yöneticileri ile yurt ışı seyahatlere başladı. Örneğin Clintonlarla birlikte Çin’e gitti. Ardından da 1999 yılında yeniden Moskova’ya döndü. 2004’e kadar da yine burada kaldı.

Atama…

2005 yılında basın organlarında pek görülmeyen bir usülle, üstelik konu üzerinde kendisinden daha bilgili ve kıdemli gazetecileri eleyerek Jyllands-Post’un Kültür Haberleri Editörü oldu. 2004 yılında gerçekleştirdiği Pipes söyleşisinin bunda etkisi olduğu sonradan çok dillendirildi.

Nihayet Eylül 2005’te meşhum karikatürleri yayınladı. Ancak hiçbir şey olmadı! Bu sessiz süreç Aralık ayına, “İnternational Herald Journal” karikatürleri haber yapana kadar sürdü. Bu sefer daha çok duyuldu ama etkisi yine de sınırlı kaldı.

İşte bundan sonra ne olduysa, 1 ve 2 Şubat 2006 tarihinde bu karakatürler inanılmaz biçimde çoğaltılmaya başlandı. İddialardan biri Katsasların (MOSSAD’ın dava görevlilerine verdiği İbranice isim.) bu karikatürlerin dağıtımına girişmesiydi.

Kıyamet…

Bundan sonra da kıyamet koptu.. Müslüman ülkelerin tamamı bu resimleri tepki gösterdiler ve kamusal ollaylar meydana geldi. Danimarka’dan resmi özür istendi, çıkan olaylarda bir çok kişi öldü.

Sert reaksiyon üzerine Flemming foyası sonradan ortaya çıkacak “demokratik” bir teklifte bulundu. Buna göre Flemming, “Yahudi soykırımı ile alay eden her türlü İran karikatürünü yayınlayacaktı.”

Ancak gazete yönetimi amaçlanan oyunu fark etti ve Flemming’in işten ayrılmasını istedi. Eğer bu karikatürler yayınlansaydı, iki medeniyet arasında gerçekten de onarılmayacak bir yara bu basit provakasyon sayesinde açılacaktı.

Flemming nereye gidebilirdi?

Peki Rose Flemming bu kadar tehdit altında nerede rahat yaşayabilirdi. Tel Aviv, hakkındaki iddia ve suçlamaları doğrulamak gibi olacağından “Miami”yi tercih etti. O andan sonra da izine pek rastlanmadığı gibi bir süre boyunca nerede bulunduğu da öğrenilemedi.

ABD, Yahudi nüfusunun ve etkinliğinin güçlü olduğu bir ülke ama Miami bu sınıfın en güçlü olduğu bölgelerden biri. Amerikan Yahudi nüfusunun en kalbur üstü kesimi burada yaşıyor.

Son bilgiler ise Flemming’in burada “Sayanim” adlı örgütün korumasında yaşadığını söylüyor. Sayanim’in ne olduğuna gelince. Bu operatif bir grup. Tehdit edilen Yahudilerin savunulması amacıyla eğitilmiş bir örgüt. Zaten İbranice kelime anlamı da “yardım etmek”!

Sayanim nedir sorusunun yanıtı ise şu; stratejik ve güçlü pozisyonlarda bulunan-örneğin; kitle iletişim araçları, finans, politika, emlak, araba ticareti vb-ve bulundukları ülkelerdeki MOSSAD eylemlerine yardım etmeyi kabul etmiş Yahudilerin kurduğu bir örgüt.

"Hijyen” kutu sütler zararlı mı?  

Kategori :

Bilindiği gibi süt ve ambalaj endüstrisi, açıkta satılan sütleri karalayan reklâmlar yapıyor. Peki bizi asıl hasta eden kutu sütlerse? Kısırlık, diş çürümesi, kanser gibi dertlerin kaynağı pastörize sütse? Bu yazıyı okumadan çocuğunuza süt içirmeyin!


Reklamlara inandık, bir nesil margarinle büyüdük. Reklamlara inandık, mahallemizi kapı kapı dolaşan sütçümüzü bıraktık, marketlerden kutu süt alır olduk.

Kutu süt üreten şirketler, sokak sütünün (diğer adıyla çiğ sütün) sokakta uzun süre gezdiğini, mikrop ürettiğini, sütçünün su kattığını, pis olduğunu söylediler. Kendi ürettikleri kutu sütler “hijyenik” koşullarda el değmeden hazırlanıyordu, söylediklerine göre.

Atılan onca çamura rağmen, bilim dünyası, sokak sütünün masum olduğunu kanıtladı. Kutu sütlerse, maruz kaldıkları çok yüksek ısıda ısıtma- yağ parçalama işlemlerinin ardından neredeyse ölüyor. Hatta “öldürüyor”! Dr. Pottenger daha 1930’lu yıllarda ilginç bir deneyle bunu kanıtladı. Pottengers’ Cats – Pottenger’in Kedileri isimli eseri bu konuda yazılmış en önemli kitaplardan biri kabul ediliyor.

UHT süt ve pastörize süt nedir?

Kutu sütlerle UHT (uzun ömürlü) ve pastörize sütleri kastediyoruz. UHT süt 135-150 derece sıcaklıkta 2-4 saniye ısıtılır. Pastörize süt ise 72-75 derecede 15-20 saniye tutulur. Metnin kalan kısmında “çiğ süt” ifadesini göreceksiniz; işlem görmemiş sokak sütü için kullanılıyor.

UHT sütten uzak durun

Cerrahpaşa Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ahmet Aydın pastörize veya UHT teknolojisi ile üretilmiş sütlerden uzak durulmasını tavsiye ediyor. Bu tavsiyenin sebebini aşağıdaki yazıyla okuyacaksınız.

Aşağıdaki yazı, insanoğlunun anne sütü içtikten sonra diğer hayvanların sütüne veya süt ürünlerine ihtiyacı olmadığını savunuyor. İnek sütü pastörize edildikten sonra insan vücudunda yol açtığı korkutucu sonuçları göz önüne seriyor.

Önümüzdeki haftalarda, pastörize sütlerden uzak durulması kaydıyla “çiğ” sokak sütünün önemli bir besin olduğunu iddia eden bir yazı daha yayınlayacağız.

Hakan Arabacıoğlu’nun çevirdiği “Pastörize süt mü, çiğ süt mü?” başlıklı yazı daha önce vejetaryen.net ve beslenmebulteni.com sitelerinde yayınlandı.

Pastörize süt mü, çiğ süt mü?

Şimdi Batı diyetinde en çok tartışmaya konu olmuş ve yanlış anlaşılmış kısma geldik. Doğulular ve Afrikalılar geleneksel olarak, müshil amaçlı kullanımı hariç sütten uzak durmuşlardır. Ama Batı dünyasında insanlara hayatları boyunca her gün süt içmeleri söylenir.

Doğaya baktığımızda, yavruların diğer yiyeceklerle sütten kesildiği zamana kadar yalnızca sütle beslendiğini görürüz. Sütün sindirimini sağlayan laktaz enziminin, ergenliğe geçişle birlikte insan sisteminden kendiliğinden yok olması; yetişkin insanların süte besin olarak kaplanlardan ya da şempanzelerden daha fazla ihtiyacı olmadığını gösteriyor.

Süt, çiğ olarak tüketildiğinde tam protein besin olmasına rağmen yağ da içerdiği için kendinden başka bir besinle zor karışır. Buna rağmen günümüzde yetişkinler diğer yiyecekleri devamlı soğuk sütle "yıkarlar". Süt mideye girdiğinde hemen kesilir ve mevcut başka bir yiyecek varsa kesilmiş süt tanecikleri diğer yiyecek taneciklerinin etrafında pıhtılaşır, onları mide özsularından yalıtarak sindirimi geciktirir, çürüme başlangıcına ortam sağlar. Bu yüzden süt tüketimi ile ilgili ilk ve en önemli kural şudur: "Ya tek başına iç, ya da içme."


Bugün süt, içindeki doğal enzimleri yok eden ve nâzik proteinleri değiştiren pastörizasyonun her yerde uygulanması yüzünden, daha da sindirilemez hâle gelmiştir.

Çiğ süt, sütün sindirimini sağlayan laktaz ve lipaz aktif enzimlerine sahiptir. Canlılığını yitirmiş laktazı ve diğer aktif enzimleri içeren pastörize süt, yetişkin mideler tarafından gerektiği gibi sindirilemez.

Biberonla beslenen bebeklerin yaşadığı karın ağrısı, pişik, solunum rahatsızlıkları, gaz ve diğer rahatsızlıkların da gösterdiği gibi çocuklar bile bu konuda sıkıntı çeker. Enzimlerin eksikliğinin ve hayâtî proteinlerin değişmesinin, sütteki kalsiyumu ve mineral elementleri erittiği de kuşku götürmez.

1930'larda Dr. Francis M. Pottenger, pastörize ve çiğ sütle beslenmenin 900 kedi üzerindeki etkilerine ilişkin 10 yıllık bir çalışma yürüttü. Bir grup yalnızca çiğ süt alırken, diğer grup aynı kaynaktan alınan pastörize sütle beslendi.

Çiğ süt içen grup kuvvet bularak büyüdü, hayatı boyunca sağlıklı, aktif ve canlı kaldı ama pastörize sütle beslenen grup kısa süre sonra durgun, sersem ve normalde insanlarla ilişkilendirilen kalp krizi, böbrek yetmezliği, tiroit bozukluğu, solunum rahatsızlıkları, diş kaybı, kemik zayıflığı, karaciğer iltihabı gibi kronik yozlaştırıcı rahatsızlıklara karşı savunmasız hâle geldi.

Ama Dr. Pottenger'in en çok dikkatini çeken ikinci ve üçüncü nesillere olanlardı. Pastörize sütle beslenen grubun yavrularının hepsi pastörize sütten kalsiyum emiliminin olmadığını gösteren zayıf ve küçük dişler, kalsiyum eksikliğinin açık ifadesi olan güçsüz kemiklerle doğdular.

Çiğ sütle beslenen grubun yavruları ebeveynleri gibi sağlıklı kaldı. Pastörize sütle beslenen grubun üçüncü kuşak yavrularının birçoğu ölü doğarken, kurtulanlar ise kısırdılar ve üreyemiyorlardı. Çiğ sütle beslenen grup soyunu sürdürürken, pastörize sütle beslenen grupta dördüncü nesil olmadığı için deney bitmek durumunda kaldı.

Eğer bunlar pastörize sütün zararlı etkilerinin yeterli kanıtı değilse, ticârî süt endüstrisinin kabul etmekten tiksindiği, kendi annelerinden alınan pastörize sütle beslenen buzağıların genellikle 6 hafta içinde öldüğü gerçeğini dikkate alın.

Çiğ sütün lehinde, pastörize sütün aleyhinde bulunan bu gibi bilimsel kanıtlara ve yirminci yüzyılın başlarına kadar insan türünün çiğ sütle beslendiği gerçeğine rağmen bugün Amerika'da birkaç eyalet hariç çiğ süt satmak yasal değildir.

Doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış süt, insan ömrünü uzatmada hiçbir fayda göstermezken; sütü pastörize etmek raf ömrünü uzattığından süt endüstrisi için daha kârlıdır. Dahası, pastörizasyon hepsini olmasa da bazı tehlikeli mikropları öldürerek sıhhî olmayan mandıralardaki hasta ineklerden alınan sütü göreceli olarak "zararsız" hâle getirir ve bu da süt endüstrisinin mâliyetlerini azaltır.

Dr. Pottenger'in pastörize sütle beslenmiş kedilerinin kısırlaşması ve gücünü yitirmesi için yalnızca üç kuşak geçmesi yeterli olmuştur. Amerikalıların ve Avrupalıların neredeyse aynı sayıdaki kuşağı pastörize sütle beslenmiştir. Bugün, kısırlık Amerikan çiftleri için başta gelen sorunlardan biriyken; kalsiyum eksikliği de yayılmıştır.

Amerikalı çocukların yüzde doksanı kronik diş çürümesi sorunuyla karşı karşıyadır. İşin daha kötüsü, şimdilerde kaymağının ayrılmasını (yağın sütte toplanmasını) önlemek için süt "homojenize" ediliyor. Bu, yağ moleküllerinin sütün geri kalanından ayrılmayacağı noktaya kadar mayalanmasını ve öğütülmesini gerektiriyor. Ama aynı zamanda bu durum, süt yağının küçük parçacıklarının ince bağırsağın duvarından kolayca geçmesine izin vererek, doğal niteliğini kaybetmiş yağ ve kolesterolün vücut tarafından emilme miktarını büyük oranda arttırıyor.

Aslında homojenize sütten, saf kremadan aldığınızdan daha fazla süt yağı alırsınız! Kemik erimesi rahatsızlığı olan kadınların pastörize süt ürünleri ile ilgili gerçekleri dikkate almaları gerekir. Doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış bu süt, bu durumu önlemek için yeterince kalsiyum sağlamaz.

Büyük miktarlarda pastörize süt ürünleri tüketen Amerikalı kadınlar, dünyanın en yüksek sayıdaki kemik erimesi vakalarına sahiptirler. Örneğin, çiğ lahana; herhangi bir miktar pastörize süt, yoğurt, çiftlik peyniri veya doğal niteliği bozulmuş diğer süt ürünlerinden daha fazla kalsiyum sağlar.

Kuzey Dakota'nın Grand Folks şehrindeki İnsan Araştırma Merkezi'nde yapılan yeni çalışmalar gösteriyor ki, boron elementi kalsiyumun besinlerden emilmesinde ve kemik yapımında temel bir role sahiptir.

Daha da dikkate değer bir nokta şudur: Yeterli miktarda boron verildiğinde kadınların kanındaki östrojen seviyesi, Batı'da kemik erimesine karşı genel bir geçici önlem olan östrojen yenileme terapisine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırarak, iki katından daha fazla arttı.

Boronu nereden bulabiliriz?

Özellikle elma, armut, üzüm, fındık, lahana ve diğer lifli sebzeler gibi kalsiyumu da bulduğumuz taze meyve ve sebzelerden. Doğa zaten ihtiyacımız olan hayâtî besin kaynaklarının tümünü birbirini tamamlayan şekilde bolca sağlamıştır ama insan onları öldürene kadar pişirmekte ve işlemekte ısrar eder ve sonra diyetinin neden "işe yaramadığını" düşünür durur.

Yetişkinler harika bir besin olan çiğ sütü temin edemedikleri sürece, günlük diyetlerinde yer alan sütü yeniden gözden geçirmelidirler.

Çocuklara "güçlü ve sağlıklı" büyüsünler diye pastörize sütü tıka basa içirtmek düpedüz deliliktir, çünkü en basitinden, bu sütler içlerindeki besin öğelerini sindiremezler. Aslında, doğal niteliğini yitirmiş süt ürünleri, bağırsakları tabaka tabaka balçık gibi çamurla tıkayarak organik besinlerin emilimine engel olduğundan erkekler, kadınlar ve çocuklar diyetlerindeki tüm pastörize süt ürünlerini çıkarmalıdırlar.

İnek sütü buzağılar içindir ve bebekler de sütten kesilene kadar anne sütüyle beslenmelidir. Doğa her iki tip sütü ve sindirim sistemini buna göre tasarlamıştır. Anne ineğin pastörize sütü ile beslenen buzağıların genellikle 6 hafta içinde öldüğü bilimsel olarak belgelenmiştir ki, bu da pastörize inek sütünün buzağı için olduğu gibi, insan için de sağlığa yararlı ve hayat veren bir besin olmadığını gösterir. Buna rağmen, yetişkin insanlar doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış bu salgıyı hem bebeklerine içirirler hem de kendileri tüketirler.

İnek sütü, insan sütünün 4 katı protein ve sadece yarısı kadar karbonhidrat içerir. Pastörizasyon, inek sütünün içinde bulunan yoğun proteinin sindirilmesini sağlayan doğal enzimleri yok eder. Böylece; bu fazla süt proteini, bağırsakları çamurla tıkayarak, insanın sindirim yolunda çürür.

Bu çamurun bir kısmı kana sızar. Süt ürünlerinin günlük tüketimleriyle bu kokuşmuş çamur biriktikçe, vücut çamurun bir kısmını deriden (sivilce, leke ile) ve ciğerlerden (nezle ile) dışarı atarken kalanı içeride iltihaplanır, enfeksiyonlara sebep olan mukoz oluşturur, alerjik tepkilere yol açar, eklemleri kalsiyum tortularıyla sertleştirir. Kronik astım, alerji, kulak enfeksiyonları ve sivilceler çoğu kez süt ürünlerini diyetten çıkarmakla kolayca iyileştirilebilir.

İnek sütü ürünleri özellikle kadınlar için zararlıdır. Süt kadınların vücudundan dışarı akmalıdır, içeri değil. Pastörize inek sütünün kadınları güçten düşüren etkileri, süt üretimini arttırmak için ineklere enjekte edilen sentetik hormonlarla daha da şiddetlenir. Bu kimyasallar titizlikle dengelenmiş dişi endokrin sistemine çok zarar verir. Besin ve İyileşme (Food and Healing) adlı kitabında besin terapisti Anne Marie Colbin süt ürünlerinin kadınlar için yarattığı felaketi şöyle açıklar: "Süt, peynir, yoğurt ve dondurma gibi süt ürünlerinin tüketimiyle; yumurtalık tümörünü ve kistlerini, vajinal akıntıları ve enfeksiyonları da kapsayan dişi üreme sistemindeki çeşitli hastalıklar kuvvetle bağlantılıdır. Bu bağlantının, süt ürünlerinin tüketimine son verdiklerinde problemlerin azaldığını veya yok olduğunu bildiren tanıdığım sayısız kadın tarafından defalarca doğrulandığını görüyorum. Lifli tümörlerin geçtiğini veya dağıldığını, rahim kanserinin durduğunu, adet düzensizliklerinin düzeldiğini duyuyorum. Kısırlık bile bu yaklaşımla birkaç örnekte ortadan kalkmış görünüyor." Birçok kadın ve erkek, doktorları iyi bir kalsiyum kaynağı olduğunu söylediği için süt ürünleri tüketiyor. Bu bâtıl bir tavsiyedir. Doğrudur, 100 gramında 33 mg kalsiyum bulunan insan sütü ile karşılaştırıldığında, inek sütü her 100 gramında 118 mg kalsiyum içerir.

Ama ayrıca, inek sütü 100 gramında insan sütünde 18 mg bulunan fosfordan 97 mg içerir. Fosfor, sindirim yolunda kalsiyum ile birleşir ve aslında kalsiyumun emilimini önler. New York Devlet Üniversitesi tıp merkezinin pediatri bölüm başkanı Dr. Frank Oski şöyle diyor: "Yalnızca Kalsiyum-Fosfor oranı 2-1 olan besinler temel kalsiyum kaynağı olarak kullanılmalıdır. İnsan sütünün oranı 2.35'e 1, inek sütününki yalnızca 1.27'ye 1. İnek sütü ayrıca 100 gramında 16 mg sodyum içeren insan sütü ile karşılaştırıldığında 50 mg sodyum içerir, yani süt ürünleri muhtemelen modern Batı dünyası diyetinin en yaygın aşırı sodyum kaynaklarından biridir."

Bununla beraber, inek sütü daha iyi sindirilen ve sağlığa yararlı olan diğer besinler kadar iyi bir kalsiyum deposu değildir. 100 gramında 118 mg kalsiyum bulunan inek sütünü diğer besinlerin 100 gramı ile karşılaştırın:

Badem (254 mg), brokoli (130 mg), kıvırcık lahana (187 mg), susam tohumu (1,160 mg), bir tür su yosunu olan kelp (1,093 mg) ve sardalya balığı (400mg). Kemik erimesine gelirsek, bunun daha çok beslenmedeki kalsiyum eksikliğinden değil, özelikle şeker gibi kemiklerden ve dişlerden kalsiyumu süzen beslenme etkenlerinden kaynaklandığını görürüz.

Şeker, et, rafine nişasta ve alkolün tümü, kanda sürekli bir asit ortamı yaratır ve asidik kanın kemiklerden kalsiyumu çözdüğü bilinir. Osteoporozu düzeltmek için en iyi yol, yukarıda belirtilen süt ürünü haricindeki kalsiyumca zengin besinleri tüketirken aynı zamanda kemiklerden kalsiyum çalan asit arttırıcıları diyetten çıkarmaktır. 3 mg boron minerali takviyesinin de kemiklerin kalsiyumu emmesine ve tutmasına yardım ettiği görülür.

Geleneksel Çin tıbbı açısından bakarsak, süt bir çeşit "cinsel öz"dür. İnsan türünün başka bir türün cinsel özünü içmesi özellikle kadınlar için sadece hastalığa yol açar, çünkü içerdiği hormonlar insanın endokrin sisteminin hassas dengesini bozar. Eğer süt ürünleri içmekte ısrarlıysanız, en iyi tercihiniz insan sütünün besinsel karışımına ve dengesine yaklaşan keçi sütü olmalıdır. İnek sütünden yapılmış yegane tehlikesiz ürünler sindirilebilen bir yağ olan taze tereyağı, laktobakteri tarafından sizin için önceden sindirilmiş taze mayalanmış yoğurttur. Ama bunlar bile mâkul ölçülerde ve mümkünse çiğ, pastörize olmayan sütten yapılmış olmalıdır.

-Alıntıdır-
hps-online.com -Food & dieting - The science of food combining
Çeviren: Hakan Arabacıoğlu
iyibilgi.com

Atatürk'ün Bilinmeyen Yönleri!  

Kategori :

Atatürk'ün içki içmesine en çok kim müdahale ederdi? Mustafa Kemal'in yakın çevresinde bulunan asalaklar kimlerdi? İşte bu ve buna benzer sorular, Atatürk'e en yakın birinin kaleminden. Okudukça şaşıracaksınız, hayrete düşeceksiniz...


Cemal Granda… Atatürk’ün Uşağı… Hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927'den, ölümü olan 10 Kasım 1938'e kadar Atatürk’ün yanından hiç ayrılmadı. 12 yıl boyunca Atatürk’ün ünlü sofrasının konuklarını, devlet başkanlarının ziyaretlerini, Atatürk’ün kederlerini, sevinçlerini en yalın haliyle gözlemledi.

Sonra da bunları kaleme aldı.

Cemal Granda'nın anıları 1972 yılında Hürriyet tarafından basılmıştı. 33 yıldır yayınlanmayan anılar şimdi yayın hayatına yeni atılan Kristal Yayınları tarafından okuyucuyla buluşuyor..

KİTAPTA NELER VAR NELER?

-Atatürk’ün, “Kemal” adını “Kamal” diye değiştirdiğini biliyor muydunuz?
-Tüm yurt gezilerinde her türlü masrafı kendi cebinden ödediğini biliyor muydunuz?
-Atatürk, bir gece sofrada dostlarıyla sohbet ederken hizmetlilere dönüp neden “Bütün elbiselerimi yakın” emrini vermişti?
-Atatürk Dr. Reşit Galip’e neden kafatası ölçüsünü aldırdı? Ata’nın kafatası ölçüsü kaç çıktı?
-Nutku hazırlarken üç gün üç gece uyumadan çalıştığını biliyor muydunuz?
-Kendisini çok kızdıran Dr. Reşit Galip’i sofrayı terk etmeye davet eden Atatürk, Reşit Galip bunu reddedince ne yapmıştı?
-Resmiyetten sıkılan Atatürk, bir gece yarısı Dolmabahçe Sarayı’ndan gizlice dışarı çıkınca İstanbul Valisi sabaha karşı onu nerede bulmuştu?
-Atatürk bir gün neden “Biz de bir zamanlar marifetmiş gibi evlenmiştik” demişti?
-Neden İsmet İnönü’nün çocuklarına mirasından ödenek bırakmıştı?
-Milli Eğitim Bakanı atadığını bildirdiği akşam, Dr. Reşit Galip’i neden iki askerle güreş tutmaya zorlamıştı?
-Mareşal Voroşilov’un Türkiye ziyaretinde, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker’i Stalin’in muadili sanması, Peker’in başını nasıl yedi?
-Atatürk, bir gece iddia üzerine tabancasını çekip köşkteki avizelerin ampullerini nasıl vurdu?
-Atatürk, sofra sohbeti sabaha dek uzayınca manevi kızı Zehra’ya nasıl sabah ezanı okuttu?
-Uşağının diğer hizmetlilere şakayla “Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar” dediğini duyan Atatürk, akşam sofrada buna ne karşılık verdi?
-Yakın arkadaşı ve koruması Recep Zühtü metresini vurunca Atatürk ne yaptı?
-Uşağının ev alırken tapuda rüşvet vermek zorunda kaldığını duyan Atatürk nasıl tepki verdi?
-İstanbul Valisi Üstündağ ekmeğe zam yaptığını haber verince nasıl küplere bindi?
-Nazım Hikmet hapisteyken köşkteki gramofonda plağı çalınca Atatürk şair hakkında neler söyledi?
-Masonluğu kaldıran Atatürk, gençlik yıllarında kendisinin de mason olduğunu nasıl anlattı?
-İngiltere Kralı 8. Edward’ın, Türkiye ziyaretine birlikte geldiği Madam Simpson yüzünden tahtı terk edeceğini Atatürk nasıl tahmin etmişti?

Elinizden bırakamayacak, bir solukta okuyacak, Atatürk’ü daha yakından ve içimizden biri olarak tanıyacaksınız…

İŞTE ANILARDAN BİR DEMET

Kitapta yeralan anılan çok ilginç. İşte bu anılardan bir demet...

...Yalnız bir gece Kazım Özalp’in evinde tam yirmi sekiz kadeh kokteyl içtiğini hatırlarım. Bunun adı Napoleon Kokteyli idi. Bir miktar cin, bir miktar vermut, bir miktarda Seribrandi likörü ile yapılıyordu. Bunların dışında alıştığı içkiyi değiştirmemiştir.

Her gece içen Atatürk, gündüzleri alkol kullanmaz, yalnız çok sıcak günlerde bir iki bardaktan fazla olmamak üzere bira içerdi. Bu yüzden kimse Atatürk’e gündüzleri içki içmek için ısrar etmez, en koyu alışkanlar bile akşamın olmasını iple çekerdi. Büyükdere gezisi o ender gecelerden birine rastlamış ve halkın gösterisi karşısında coşan Atatürk, içki faslını farkında olmayarak sabaha dek sürdürmüştü.

ÇEVRESİNDEKİ ASALAKLAR

Atatürk’ün sofracısı olduğum için çok temiz giyiniyordum. Elbisem her zaman ütülü, beyaz gömleğim kolalı, iskarpinlerim rugandı. Davetlilerden birçoğu şıklığımı kıskanır ve giyimimi benzetmeye yeltenirlerdi. O zaman birçok bakan ve milletvekili bile papyonlarını bana bağlatırlardı. Umumi kâtip Hasan Rıza Soyak, Rize milletvekili Hasan Cavit, özel kalem memuru Lütfi Bey, giyim devrimine kendilerini uydurmaya çalışanlar arasındaydı.

Cumhuriyet yeni kurulmuştu. Çok kimse giyim devrimini kavrayamamış ya da henüz benimseyememişti. Aralarında talihsiz, cahil olanlar da vardı. Fakat kısa zamanda yaşadıkları ortama uymasını biliyor, en centilmen diplomattan daha centilmen kesiliyorlardı.

Bunların bazıları okuma yazma bile bilmedikleri halde evlerine çok büyük kitaplıklar yaptırmışlardı. Örneğin Atatürk, bir atlas ya da kitap aradığı zaman, kitaplıktan biz gider, bunları çıkarırdık. Atatürk’e onlar kendileri bulmuş gibi götürüp verirlerdi. İçlerinde çok zekileri de vardı. Atatürk her hangi bir emir verse, onlar bunu istedikleri şekle sokar, kendilerine işten pay çıkarırlardı. Oysa bu işleri zavallı memurlar uşaklar görür, hazıra onlar konar, her zaman her yerde parsayı onlar toplardı. Her zaman gezilere onlar gider, hepsi birer silahşor kesilirlerdi.

Fakat bütün bunlar Atatürk’ün hiç gözünden kaçmaz, onları inceden inceye alaya alır, bazen karşılık veremeyecekleri bir soru yağmuruna tutar, karşısında nasıl ecel terleri döktüklerini hazla seyrederdi. Dalkavuklara, laf ebeliği yapanlara çok kızardı. Çok geçmeden bir punduna getirerek, yaptıklarının acısını onlardan çıkarmasını bilirdi.

Hırpalayacağı, ya da alaya alacağı kimseleri sık sık sınava çekişine tanıklık etmişimdir.

Atatürk’ün şaşırtıcı soruları ve mantık oyunları karşısında bunların dökülüşleri görülecek şeydi. Zaten O’nun sorularına tam cevap verecek adam az bulunurdu. Hepsi birer zekâ oyununa dayanıyordu. Kimse altından kalkamazdı.

İÇKİSİNE KARIŞANLAR

Atatürk’ün içki içmesine karşı olanların başında umumi kâtip Yusuf Hikmet Bayur geliyordu. Bayur- her halde Atatürk’ü hepimizden çok sevdiğinden olacak-O’nu içkisinden caydırmak için türlü bahaneler bulur, fakat hiç birini başaramazdı.

Atatürk çok içmezdi. İçtiği zamanda içmesini bilirdi. Acele etmezdi, konuşarak, sohbet ederek, yavaş yavaş içmeyi severdi. Ölçüyü kaçırmazdı. Sarhoş olduğunu bir kez bile görmedim. Taşkın bir hareketine rastlamadım.

Böyle olduğu halde Hikmet Bayur’la aralarında sık sık tartışmalara tanık olurdum. Hemen her sabah tekrarlanan bu tartışmalardan Bayur’un yenilgiye uğradığını üzülerek görürdüm.

Hikmet Bayur, erken saatlerde Atatürk’e gelir, o günkü ajans bültenlerini getirir ve kendisinden emir alırdı. Atatürk’ün yorgun halini gören Bayur dayanamaz:

-‘‘ Paşam, yine renginiz yerinde değil, çok yorgun ve bitkinsiniz. Şu içkiyi bu kadar içmeseniz daha iyi olur.’’derdi.

Bu karışmaya Atatürk’ün canı sıkılır ama hiç belli etmemeye çalışarak:

-‘‘A Hikmet Bey, ben rakıyı şimdi değil, daha Harbiye talebesiyken içerdim. Bugüne kadar da hiç zararını görmedim,’’diye karşılık verirdi. Bayur bunun da altında kalmazdı:

-‘‘ Muhterem Paşam, bu gün belki zararını görmediğinizi sanırsınız, fakat yarın göreceksiniz. Siz bu memlekete lazımsınız. Kendinize acımıyorsanız bari bu millete acıyın. Bu millet sizin varlığınızla vardır. Ne olur şu içkiyi az için.’’

Atatürk bu sözleri hep gülümseyerek karşıladı. O da Hikmet Bayur’un içinde bir kötülük olmadığını, kendisini herkesten çok sevdiğini biliyordu. Fakat bir gün canına tak demiş olacak ki, Hikmet Bayur yine içkiyi kötüleyen konferansına başladığı sırada birden bire sözü başka yana çevirerek:

-‘‘ Bu günkü işler arasında neler var bakalım?’’ diye sordu.

Atatürk o an yine sinirlendiğini belli etmemişti ama kararını vermişti. Bu içki aleyhtarı konferanslara artık bir son verecekti. Üç gün sonra mesele anlaşıldı. Akşam sofrada Atatürk, Hikmet Bayur’la beraber hepimizi şaşırtan şu haberi veriyordu:

-‘‘ Hikmet Bey, seni Kabil’e sefir yapalım. Git, oraları gör; hatta gerekirse Hindistan’a kadar git. Oralar hakkında bilgi edin. Oku, öğren ve ilim getir. Bize bu yolda faydalı ol,’’dedi.

Bu suretle Hikmet Bayur’un Kabil büyükelçiliğine atanma emri verilmiş oluyordu. Hikmet Bayur hareketinden önce veda için Köşke geldi. Atatürk, onu salonda ayağa kalkarak karşıladı. Giderken de kapıya kadar elini omzuna koyarak uğurladı. Bayur birkaç gün sonra ayrılarak Kabil’e gitti.

Bana öyle geliyor ki, bu atanma, Bayur’un yurda hizmet kaygısı, yalansız olarak Atatürk’e içki içmemesi öğüdü ve içmesine engel olma hareketinden ileri geliyordu. O Hikmet Bayur ki, sevgisini, saygısını hiç eksik etmediği Büyük Adama ‘İçme Paşam’ sözünü ilk söyleyebilmek cesaretini göstermiş, fakat bunu çok sevdiği Atatürk’ün yanından uzaklaştırılmak cezasıyla ödemişti. Nitekim Hikmet Bayur haklı çıkmış, Atatürk de sonunda içkinin fenalığını anlamış, fakat iş işten geçmişti.

ARMSTRONG AZ BİLE YAZMIŞ

Armstrong ADLI BİR YAZAR Atatürk hakkında yazdığı bir kitapta, O’nun içki âlemlerine de değinerek olumsuz ve yakışıksız yüklemelerde bulunuyordu. Hükümet o zaman bu nedenle kitabın yurda sokulmasını yasaklayan bir karar bile almıştı. Bir sabah Çankaya Köşkü’nün salonunda Atatürk kahvesini içerken, Hikmet Bayur, elinde bir kitapla geldi. Bayur, o dönemde Cumhurbaşkanlığı umumi kâtibiydi. Atatürk’e Hikmet Bayur’un geldiğini haber verdik. Atatürk’ün karşısına ilişen Hikmet Bayur’un halinde bir tuhaflık sezinlemiştik. Atatürk’e çok önemli bir meseleyi söylemekle söylememek arasında duraksadığı anlaşılıyordu.

Atatürk, bakışlarıyla kitabı işaret ederek:

-‘‘ Okuyun bakalım Hikmet Bey. Bakalım ne yazmış?’’dedi.

Anlaşılan Atatürk’ün, Hikmet Bayur’un elindeki kitaptan önceden haberi vardı.

Hikmet Bayur çok güzel İngilizce bilirdi. Sadece İngilizce konuşmakla kalmaz, İngiliz edebiyatı hakkında da geniş bir bilgiye sahipti. Hemen İngilizce kitabı açıp, çeviri yapar gibi değil de, sanki Türkçe yazılmış bir kitabı okumanın rahatlığı içinde Türkçe okumaya başladı. Atatürk’ü bazen kaşları çatılarak, bazen hayret belirtisiyle Hikmet Bayur’u dikkatle dinliyordu.

Armstrong, Atatürk’ün içki âlemlerini oldukça ağır sözcüklerle anlatıyor, fakat buna ilişkin bölümün sonunda, ‘Böyle olduğu halde yurdunu ve ulusunu ilgilendiren her hangi bir olay çıktı mı, hemen içkiyi ve eğlenceyi bir yana bırakıp, aslan gibi kükreyerek pençesini o olayın üzerine atmasını bilir,’ demekten de kendini alamıyordu.

Atatürk, kitabın burasında söze karıştı. Biz, kızacak,’ Kapat şu kitabı, yeter. Halt etmiş bunları yazmakla!’ diye bağıracağını sanıp korkmuştuk. Oysa Hikmet Bayur’a şöyle dedi:

-‘‘ Bu kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla Hükümet hataya düşmüştür. Bu zat bizim yaşadığımız safahatı eksik bile yazmış. Bu eksikliği ben tamamlayayım da, kitaba eklensin, memleket de kitabı okusun’’

Sonra Hikmet Bayur, yeniden kitabı kaldığı yerden okumaya başladı. Atatürk, yine büyük bir dikkatle dinliyordu. Bir başka bölüme geçilmişti. Hikmet Bayur’un birkaç sayfa atladığını fark eden Atatürk:

-‘‘ Ne var ki o kısımda, sayfaları atladınız?’’ diye sordu. Hikmet Bayur, çekingenlik içinde: ‘paşam, izin verirseniz burasını okumadan geçeyim’ dedi.

Atatürk iyice meraklanmıştı:

-‘‘ Nedir yahu, bu atlamak istediğiniz? Adam ne söylemiş, ne yazmışsa hepsini bilelim. Okumaya devam…’

Atatürk okutmakta ısrar, Bayur okumamakta inat ediyorlar, aralarında sessiz bir çkişme geçiyordu. Atatürk sonunda biraz sertçe:

-‘‘ Ne diyor bu adam bizim için? Hakaret mi ediyor? Hayvan mı diyor?’ diye sordu.

Hikmet Bayur bu sözler üzerine iyice şaşırdı. Cümleleri kekelemeye başladı. Artık kaçamak yol

kalmamıştı onun için. Okumaktan başka çaresi yoktu.

-‘‘ Paşam,’’ dedi.’’ Sizin Kastamonu’da şapkayı başınıza ilk giydiğinizi anlatırken ağır kelimler kullanmış.’’

Atatürk, Armstrong’un bu sözlerine kızmak şöyle dursun, neşelenmişti bile.

-‘‘ insanlara bazen hayvan sıfatları takar, aslan gibi deriz. Bu da onun gibi. Canı istemiş, böyle düşünmüş bizi. Neyse fena değil. Haydi, okuyun, daha neler var içinde bakalım? Bayağı eğlenceli kitap,’’ dedi.

Atatürk’ün ne büyük hoşgörü sahibi olduğunu o gün bir kez daha anlamıştım. Büyük bir olgunluk içinde olayların ışığı altında kendi değer ölçülerini, görüşünü, geçmiş olayların ışığı altında kendi değer ölçülerine vurarak kıyaslıyordu.

UYKU DÜŞMANI

Atatürk uykuyu sevmezdi. Uyanık geçirdiği zaman, uykuda geçirdiğinden çok fazladır. Bir insan yaşamına sığdırılamayacak gibi imkânsız görünen büyük işleri başarısı, bu yüzden kolay olmuştur.

Atatürk, yirmi dört saatlik yaşantısının hiçbir zaman bir programa sığdırmak istememiş, ani kararlarla o anda aklına gelen şeyi yapıvermiştir. Savaştan ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da memleket işleri yoluna girdiği dönemde de, sınırlı bir yaşamın içine girmemiştir. Daima dinç ve uyanık tutmaya çalıştığı asap ve enerjisi de O’nu uyutmazdı.

Atatürk’ün yaradılışı da, çerçeveli bir yaşama girmesine engel olmuştur. Gerek Çankaya’da, gerekse Dolma bahçe’de oturdu sıralar, gezilerinde, halk arasına serbestçe girip çıkmasında belirli bir program uygulamamıştır. Uykunun dostu değil, adeta düşmanıydı diyebilirim. Ünlü ‘Sofa’sı bu nedenle sabahlara dek sürer, davetliler birer ikişer çekilip gider, O ise sabah güneşini görmeden yatağına girmez uyumazdı.

Bir gece sabaha karşı, sofradakiler dağıldıktan sonra kendisine yatması için adeta yalvaran Başyaver Cevat Abbas Gürer’e, uykuda geçirdiği zamana acıdığını söyleyerek şöyle demişti:

-‘‘ Hayat pek kısa. Çocukluk ve mektep hayatı bir kısmını alıp götürüyor. Geriye kalanını da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdasını verecek komprimeler icat olsa ne iyi olurdu. Fakat bir gün bu da olacaktır. Nitekim tıp ilimi, kimya, uyutmak için çok güzel ilaçlar yapmaya başlamıştır.’’

Atatürk’ün uykuya karşı bu alerjisi, askerlik döneminden kalmış. Çanakkale’den beri yaverliğini yapan Cevat Abbas şöyle anlatırdı:

-‘‘ Atatürk muharebe sahalarında katiyen uyumazdı. Siper muharebelerinde de tetik yatmak kaydıyla seyyar karyola elbiseyle uzanır, bir gözü açık, bir gözü kapalı uyurdu. Tabii buna uymak denirse. Kafkas Cephesinde Buğlan Gidiği muharebelerine yetişmek için otuz altı saat hayvan sırtından inmeden yürüyüş yapmış ve iki gün hiç gözünü kırpmamıştır. O acı mütareke günlerinde uykusuzluğu sürekli olan Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basışından Lozan Barışının imzasına dek gece uykusu görmedi diyebilirim.’’

UYKUSUZLUK REKORU

Atatürk için ‘içkiyi bırakamaz’ diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmemişler midir? O’na içkiyi bıraktırmak isteyenler, o zaman kim bilir nasıl şaşırmışlardır. Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden durabiliyor.

Atatürk hiç Kimsede bulunmayan büyük bir irade gücüne sahipti. Eğlenmesini de, içmesini de, çalışmasını da çok iyi bilirdi. Büyük Nutku’nu yazarken ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofraya kuruluyor, herkes karşısında yiyor, içiyor; fakat O, ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içişini gülümsemeyle seyredişi hala gözümün önündedir. Oysa ben, içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk’ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte tüm çevresindekiler de şaşıp kalmışlardı. Bu da O’nun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir.

Atatürk’ün sevdiği ve güvendiği insanlardan otuz beş yıllık arkadaşı İzmit milletvekili Süreyya Yiğit, bir anısında şunları yazmıştı:

-‘‘ Atatürk, büyük işler hazırlarken asla alkole ilgi göstermezdi. Nitekim Erzurum’dayken biz içerdik. O içki teklifimizi kabul etmez, kahve içmekle yetinirdi. Korkunç derecede bir irade gücü vardı. İçkiyi irade zaafından değil, düpedüz sarhoş olmak için içerdi.’’

Çankaya Köşkü’nde Büyük Nutku’nu hazırlarken hiç içki içmediği gibi, kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat O, binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kâh oturarak, kâh ayakta çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışmanın, insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır.

Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de, görmüş ve gözlerime inanamamıştım. Cephe de değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat O, bir işe, ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi.

Atatürk, çalışmaları sırasında yer ve zaman öğeleriyle ilgili değildi. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende, ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlene anında sofrada bile karşısında görevlilerden birini gördü mü, sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, ‘Beni mi istiyorsunuz?’ diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu, kırk sekiz saat aralıksız çalıştığı da olmuştur. Çankaya Köşkünde eline geçirdiği bir tarih kitabını bitirmek için iki gün, iki gece hiç yatağa girmemiş, şezlongda dinlenmekle yetinmişti. Yalnız kaldığı, ya da okuduğu zamanlar masaya pek iltifat etmez, koltuğa bağdaş kurup oturmayı daha çok severdi.

Tarihle uğraştığı sıralarda. Atatürk içerde çalışıyor, ben kapıda oturmuş bekliyordum. Ara sıra uyumamak için banyoya girip, yüzüme su vuruyor, sonra anahtar deliğine gözümü uydurup, bir post üzerinde yüzükoyun uzanıp Nutku hazırlayan Atatürk’ü gözetliyordum. Saat sabahın beşine geliyordu. Uykumu dağıtmak için elime bir kitap almıştım. Adı ‘İzmir’in İşgali’ idi. Çok meraklı olan bu kitaba kendimi kaptırdığım halde, tüm uğraşım boşa gitmiş, şafak sökerken dayanamamış, yorgunluğun etkisiyle uyuya kalmışım.

Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya daldığım için uyanamamışım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış:

-‘‘Çelebi, Çelebi.’’ Diye sesleniyor.

Hemen yerimden fırladım:

-‘‘Paşam. Emriniz…’’ diyebildim.

Ama bendeki korkuyu varın siz hesap edin. Bağıracak, parlayacak diye ödüm kopuyordu. Ellerimi önüme kavuşturmuş, bekliyordum. Fakat nedense kızmadı. Gayet sakin yüzüme bakarak:

-‘‘ Bana bir kahve getiriniz,’’dedi.

Söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kekeleyerek,

-Paşam, uymadım. Kitap okurken içim geçmiş.’’diyebildim.

Gidip arkadaşları kaldırdım. Hizmeti devrettim ve yatmaya gittim.

Akşam nöbet sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki, Atatürk gözünü kırpmıyordu. Kütüphanede yere serili bir postun üstüne uzanıyor ve çalışıyordu. Notların arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu. Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile kütüphaneye getiriyorduk. Yüzü hafif süzülmüş gibi geldi bana.

Çankaya Köşkü’nde sofra kuruldu. Bu on altı kişilik bir sofraydı. Konuklar gelerek yerlerini aldılar. Sabah ki uyku olayını unutmuştum bile. Tam içki faslı başladığı zaman, konuklara dönerek:

-‘‘ Bu çocuk dün gece sabaha kadar beni bekledi,’’dedi.

Birden koltuklarım kabardı, önüme baktım. Konuklar bana biraz da kıskançlıkla bakarken Atatürk:

-‘‘ Öyle ama sabaha karşı uyuyarak beklemiş,’’ demez mi?

Sonra ‘‘Senin uykusuzluğa tahammülün yok’’ diye alay etmeye başladı. Canım çok sıkılmıştı. Önceleri ‘Çelebi işini bilir Paşam,’ diye beni öven konuklar da hep birden gülmeye başladıklarından utanç içinde kıvranıyordum. İçimden kendi kendime nasıl da kızıyordum. Saat sabahın beşine kadar uyuma da, ondan sonra uyu.

Bu olay bana ders oldu. Atatürk’ün o tarihten sonra üç gün süren büyük uykusuzluk geçirdiğini hatırlamıyorum. Fakat geç saatlere dek kaldığı vakitler de bütün dikkatimi kullanarak uykuyu aklıma bile getirmemeye çalışmışımdır. O birkaç dakikalık uyku, bende unutulmaz bir anı bıraktı. Büyük adama hizmetin zor olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

-Alıntıdır-
cafesiyaset.com

İsrail’in Mescid-i Aksa’da aradığı sır!  

Kategori :

İsrail, Mescid-i Aksa’nın altını oyarak neye ulaşmaya çalışıyor? Bu bir kutsal tabut olabilir mi? Ahit Sandığı gerçekten orada mı? Orada değilse nerede? İstanbul’da olabilir mi? Hakan Yılmaz Çebi, kutsal kitapların rehberliğinde İsrail’in “nihai” hedefini deşifre etmeye çalışıyor.


Hakan Yılmaz Çebi’nin yazısı:

KUTSAL TABUT İSTANBUL’DA MI?

“Peygamber onlara şunu da söylemişti: - Talut’un, Musa’ya verilen Tabut’u (sandığı) getirmesi padişahlığın alametidir. O Tabut’da, Rabbiniz tarafından size manevi bir kuvvet ve Musa ailesiyle Harun ailesinin arkaya bıraktıkları Tevrat levhalarından arta kalanlar vardır. Melekler onu taşıyacaktır. Şüphesiz ki bu Tabut’un size gelmesi, peygamberin sözünün doğruluğuna delildir, eğer iman getirenlerdensiniz.” BAKARA 248

“Hz. Mehdi... Beyt-ül Mukaddes'in hazinelerini, - Tabut-u Sekine'yi, Ben-i İsrail sofrası ile levhaların madenlerini, Hz. Adem'in cübbesini, Hz. Süleyman'ın minberinin asasını ve Allah'ın Ben-i İsrail'e gönderdiği süt kadar beyaz olan eldivenlerini - çıkaracaktır.”
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 35)

MESCİD-İ AKSA GERÇEĞİ

İsrail’in altını oyarak Kutsal Tabut’a ulaşmaya çalıştığı bugünkü Mescidi Aksa, Hz. Süleyman döneminde de bir mescid olarak inşa edilmişti. Bilindiği üzere Kuran’ı Kerim'de de bu mabed, “Mescid’i Aksa” olarak adlandırılır. Oysa Kuran’ı Kerim'in vahyedildiği dönemde Mescidi Aksa'nın bugünkü şekli yoktu. Bugünkü şekli Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan döneminde inşa edilmiştir. Mescidi Aksa tıpkı Mescid’i Haram gibi tevhid inancı üzere inşa edilmiş ve ancak bu inanç doğrultusunda kendisinden istifade edilebilecek bir kutsal mabeddir. Mekke müşrikleri de Hz. İbrahim'in Allah’ın emri doğrultusunda inşa ettiği Kabe'ye sahip çıkıyorlardı ve içini putlarla doldurmuşlardı.

Allah’ın Resulü ve Nebisi Hz. Muhammed orayı putlardan temizleyerek, inkarcıların onu sahiplenmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu ortaya koydu. Yahudiler içlerinden çıkması ve kendilerine gelmesine rağmen Hz. Süleyman'ı bir peygamber olarak dahi görmez, ona “Kral Salamon” derler. Zamanla O’nun insanlara tebliğ ettiği tevhid inancından hızla uzaklaşmışlardır. Haliyle meseleye ilahi dinler tarihi açısından da baktığımızda Hz. Süleyman'ın inşa ettiği bir mabede sahip çıkma hakkının kendilerinde olmadığını görebiliriz. Neticede bunun ne “itikadi” yönden ne de “tarihi” yönden bir geçerliliği vardır.

MESCİDİ AKSA'YI ORTADAN KALDIRMA ÇABALARI

Siyonistler söz konusu iddialarından yola çıkarak Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırabilmek için yıllardan beri gizli ve açık psikolojik harp metotlarını kullanarak çalışmaktadırlar...

Siyonistlerin Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma girişimleri 1967 Haziran’ında Doğu Kudüs'ü işgal etmelerinden kısa bir süre sonra başladı. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adli fanatik bir Yahudi Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Nisan 1980'de ünlü Yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti.

8 Nisan 1982'de fanatik bir Siyonist terör örgütünün mensupları “Kâh” diye bilinen diğer bir Siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak, Mescidi Aksa'nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından son anda patlamadan ortaya çıkarıldı.

Tarihler 10 Nisan 1982'yi gösterdiğinde yine Meir Kahane taraftarlarından bir grup Yahudi terörist, zorla Mescidi Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescidi Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı.

27 Şubat 1984'te bir grup silahlı Yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Tecavüzü erken fark eden cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. 14 Ocak 1986'da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescidi Aksa'ya girmek istediler. Ancak İslâmi Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescid’i Aksa'nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı.

ŞEYTANİ PLAN: TÜNEL

8 Ekim 1990 tarihinde yine Mescidi Aksa'ya yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıda 30 Müslüman şehid olurken, 800 Müslüman da yaralandı. Tarihe "Kudüs katliamı" olarak geçen bu saldırı, Siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik Yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescid’i Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı.

28 Eylül 2000 tarihinde de Sabra ve Şatilla kasabı Şaron, Mescidi Aksa'ya girerek Siyon mabediyle ilgili emellerin yerine getirilmesinin toplumsal alt yapısını oluşturmak istedi. Ama Müslümanlar büyük bir direnişle ona engel oldular. İşte bu olay Aksa İntifadası’nın kıvılcımını çakan olay oldu.

Siyonist işgalciler yukarıda zikredilen girişimleriyle Mescidi Aksa'ya bir zarar veremeyince bu mabedin kendiliğinden yıkılmasını sağlayabilmek için altına tünel kazdılar. Buna önce arkeolojik amaçlı kazı kılıfını uydurdular. Geçmişi üç bin yıl öncesine dayanan bir mabedin altında bu mabedin dayandığı temellerin dışında bir şey olmayacağı kesindi. Üstelik olsa bile varlığı kesin olmayan bir şeyin ortaya çıkarılacağı iddiası varlığı kesin ve gerek itikadi, gerek tarihi yönden böylesine önemli bir binanın tehlikeye girmesine sebep olmak için gerekçe teşkil edemezdi. Nitekim kazılardan bir şey çıkmayınca işgal devleti bu kez tünelin bir yeraltı geçidi olarak kullanılmak amacıyla açıldığını ileri sürdüler. Oysa o bölgede hiçbir trafik yoğunluğu yokken böyle bir yeraltı geçidi açılması son derece anlamsızdı. Eski Likud lideri Netanyahu'nun başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen tünelin açılması olayı Müslümanların şiddetli tepkilerine sebep olmuş ve işgal güçleri bu tepkiye de vahşetle karşılık vererek o zaman da bir katliam gerçekleştirmişlerdi.

MESCİDÜL AKSA MI SALOMON MABEDİ Mİ?

İsrail’in Mescid’i Aksa ile ilgili bu çalışmalarını daha iyi aydınlatabilmak için özellikle 29-30 Temmuz 2001 tarihinde Kudüs'te gerçekleşen önemli gelişmelere yakın çekim yapalım. Nitekim, Siyon mabedi hayallerinin arka planında duran gerçekler ve Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma çabaları iyiden iyiye gün yüzüne çıksın istiyoruz...

Malum, İşgalci Yahudiler, uzun süredir Mescidi Aksa'yı bir şekilde yıkarak yerine Siyon Mabedi veya Süleyman Heykeli adını verdikleri Yahudi mabedini inşa etmek için çalışma yapıyorlar. Bunun sadece fanatik sivil teröristler tarafından yürütüldüğü sanılmamalı. Bu işi her alanda olduğu gibi iki yüzlü siyaset gütmeyi maharet sanan İsrail işgal devleti bizzat çeşitli şekillerde teşvik ve finanse etmektedir.

Biz özellikle, 29 Temmuz Pazar günü Yahudi takvimine göre 9 Ağustos’a denk gelen güne gelelim, çünkü Yahudiler bu tarihin “Siyon mabedinin yıkılışının” yıldönümü olduğunu ileri sürüyorlar. Dolayısıyla söz konusu mabedin yıkılışının 1931. yıldönümü olduğunu iddia ettikleri 29 Temmuz 2001’de artık bu mabedi yeniden inşa etmek için çalışmaların başlatılması gerektiği iddiasıyla günler öncesinden çalışmalar yapmaya başladılar. Bu amaçla İsrail Devleti tarafından bir araya getirilmiş kendilerini "HEYKEL DAĞI" veya "TAPINAK DAĞI İNANANLARI " olarak adlandıran zihni yıkama programa uğramış saldırgan gruplar, Kudüs'teki işgalci emniyet teşkilatına yazı göndererek kendilerinin 29 Temmuz Pazar günü temel atma töreni gerçekleştireceklerini bildirdi ve gerekli tedbirlerin alınmasını istediler.

Bu arada, İsrail Yüksek Mahkemesi de adı geçen cemaate Mescidi Aksa'nın yani başında bir temel atma töreni gerçekleştirmesi için izin verildiğini açıkladı. Bu cemaat normalde devletten bağımsız ve "aşırı sağcı" bir Yahudi cemaati olarak yansıtılmaktadır ki işin hakikati hiç de öyle değildir.

AĞLAMA DUVARI BURAK DUVARI MI?

Oysa bu cemaat gerçekte, Beyrut kasabı olarak bilinen sonradan Başbakan olan Ariel Şaron'un sahiplendiği, desteklediği ve çalışmalarını finanse ettiği bir cemaattir. Yani işgal devletinin himayesi altındadır ve çalışmaları da işgal yönetimi tarafından teşvik edilmektedir. İşgal güçleri ayrıca birkaç gün önceden, Yahudilerin "Ağlama Duvarı" adnı verdikleri gerçekte ise adı İslam alemince “Burak Duvarı” olan meşhur duvarın önünde birtakım dikkate değer çalışmalar başlattılar.

Dönemin Kudüs müftüsü İkrime Sabri, buradaki çalışmanın Siyon mabedinin temelini atmak için bir ön hazırlık çalışması olduğuna dikkat çekmişti. Yine zikredilen Yahudi cemaatinin mensupları Cumartesi günü sabah erkenden Kudüs'ün değişik yerlerinde el ilanları dağıtarak Yahudileri Pazar günkü temel atma törenlerine davet ettiler. Bu el ilanlarında, Mescidi Aksa'nın enkazı üzerine yapılmış bir Süleyman Heykeli resminin çizilmiş olması dikkat çekiyordu. Bu da Yahudilerin amaçlarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. Bütün bu gelişmeler sebebiyle Filistin tarafından da Müslümanlara çağrı yapılarak Mescidi Aksa'nın korunması için gereken her şeyin yapılması istendi.

Sonunda korkulan Pazar günü geldi ve Yahudiler geceden Mescidi Aksa etrafına ve "Ağlama Duvarı" olarak adlandırdıkları Burak duvarının önündeki meydanda toplanmaya başladılar. İşgal güçleri Müslümanların, Mescidi Aksa'yı koruma konusunda kararlılık göstereceklerini bildiklerinden bu mabedi adeta asker ve polis ablukasına aldılar. Kudüs'e dışarıdan gelecek Müslümanların yollarını kestiler. Ama bütün bu engellemelere rağmen Müslümanlar yine de Mescidi Aksa'ya toplanarak bu kutsal mabedi korumayı başardılar.

Yahudilerin yapmak istedikleri sembolik temel atma işlemi için getirilen taşı konulan yerinde bırakmaktı. Sonra da tedrici bir şekilde üstüne yeni eklemeler yapmak ve aynen Hz. İbrahim Camisi'ni gasp etme konusunda izledikleri "zamanla yedirme" politikasıyla Mescidi Aksa'ya yönelen tehlikeyi büyütmek istiyorlardı. Fakat uyanık Müslümanların tepkileri karşısında o taşı tekrar geri götürmek zorunda kaldılar. Son derece kararlılıkla kurgulanan bu fanatik yahudi gurubu istedikleri sonucu alamadıklarını görünce arkalarındaki asker gücüyle vahşet ve şiddet metodunu kullandılar. Bu da çatışmalara sebep oldu ve Müslümanlardan onlarca insan işgal güçlerinden de 16 polisle birçok sivil terörist yaralandı. Bu durum ayrıca “Aksa İntifadası”nın kıvılcımını çakan girişimdi.

SİYON MABEDİ NEDİR?

Yeri gelmişken şimdi de Siyonistlerin Mescid’i Aksa’yı hangi gözle gördüklerine değinelim. Zira Siyonist Yahudi Dünya’yı her zaman Şeytani Büyü Mistizmi olan Kabala’nın tütsülediği gözle görür.

Yahudiler bugünkü Mescidi Aksa'nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabetten bugün geriye kalan tek şeyin “Ağlama Duvarı” adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Bu duvarın Müslümanlar tarafından Burak duvarı olarak adlandırıldığını yukarıda belirtmiştik. Bu yüzden Yahudiler Mescidi Aksa'nın mevcut seklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi'ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: "Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli'ni inşa etmek istiyoruz."

Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de Israil parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde Yahudilerin ibadetlerine baslık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu's Sahra'nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Salom Harokohin de: "Diasporada’ki Yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır" demişti. İşgal yönetiminin eski başbakanı Benyamin Netanyahu da başbakanlığı kazanmadan önce aşırı Siyonist hareketlerden birinin liderlerinden olan Yehuda Atsayon'a yazdığı bir mektupta söyle diyordu: "Yahudilere Süleyman Heykeli tepesinde (yani Mescidi Aksa'nın kurulu olduğu mekânda) ibadet imkânı sağlamak ve bu imkânı garantilemek için çalışmak gerekir... Bu konunun gerekli duyarlılıkla ele alınıp çözümlenmesi gerekir. Likud Partisi'nin yeniden iktidara geldikten sonra bu konuyu uygun bir şekilde sonuca bağlamak için çalışacağını da özellikle vurguluyorum... Yahudi halkının kutsal mekânıyla ilgili hakli tartışma kabul etmez bir haktır."

KUTSAL TABUT/ TABUT’U SEKİNE AHD-İ ATİK SANDUKASI

Ahd-i Atik Sandukası; Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve içinde Hz. Musa ve Hz. Harun'dan da eşyalar barındıran değerli bir sandıktır. İslam alimlerine göre, sandukanın en önemli özelliği ise MÖ. 587 yılından beri nerede olduğunun bulunamaması ve ahir zamanda çıkacak bir şahıs olan Mehdi tarafından bulunacağının kabul edilmesidir ki doğrusunu yine sahibi bilir.

Peygamber Efendimiz'in hadislerinde ve çeşitli tarihi kaynaklarda dikkat çekilen bir konu olan “Ahd-i Atik Sandukası”, Allah’ın gönderdiği son ve bütünleyici ilahi kitap Kuran'da bildirilmektedir. Ayrıca İlahi bir kitap olarak indirilen ancak sonradan tahrif edilmiş olan Tevrat'ta da bu sanduka hakkında bilgiler yer almaktadır. İslam alimleri tarafından, Kuran ahlakının tüm dünya üzerinde hakim olacağı bir dönemin de habercisi olan sanduka hakkında, Kuran'da şu bilgiler yer alır:

"Peygamberleri, onlara dedi: "O’nun hükümdarlığının belgesi, size Tabut'un gelmesidir. Onda Rabbiniz'den 'bir güven duygusu ve huzur' ile Musa ailesinden ve Harun ailesinden artakalanlar var; onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır." (Bakara Suresi, 248)

TARİHİ KAYNAKLARA GÖRE SANDUKA

Ahd-i Atik Sandukası hakkında tarihi kaynaklar incelendiğinde birçok bilgi ile karşılaşılmaktadır. İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışlarından sonra Sina Dağı'nın eteklerinde imal edildiği düşünülen sandukada, Hz. Musa'dan kalan taş levhalar ve Hz. Harun'dan kalan eşyalar bulunmaktadır.

Tarihi kaynaklara göre; Ahd-i Atik Sandukası, Hz. Harun döneminden sonra Hz. Davud döneminde şehrin “Birleşik Yahudi Krallığı”nın başkenti ilan edilmesiyle Kudüs'e taşındı. Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mabede konulan sanduka, MÖ. 587 yılına kadar Beytülmakdis'te kaldı. Aynı yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar -Babil'in Asma Bahçeleri'ni yaptıran kral- Kudüs'ü işgal etti ve o tarihten sonra yaklaşık 500 yıl ortadan kaybolan sandukanın, tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında ise Roma valisi Titus'un, Beytülmakdis'i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma'ya götürdüğü varsayılmaktadır.

M.Ö 587’DEN BERİ KİMLERE EMANET?

Ahd-i Atik Sandukası, M.Ö. 587 yılından bu yana bulunamamıştır. Bununla beraber, Yahudiler sandukanın ancak Mesih'in gelişinden sonra ortaya çıkacağına inandıklarından, tarih boyunca sandukayı arayanlar genellikle Yahudiler değil Hıristiyanlar olmuştur. Mabed Tepesi'nde yapılan ve kaydedilmiş ilk "sanduka kazıları"nı 19. yüzyılda Haçlılar döneminde Mabed Şövalyeleri yapmıştır.

O tarihte ve yakın tarihte yapılan araştırmalarda sandığın izine rastlanmamış ancak bu konu son dönemlerde tüm araştırmacıların ilgi odağı haline gelmiştir.

TEVRAT VE “AHD-İ ATİK SANDIĞI”

Yarattığı herşeyi sonsuz bir ilim ve hikmet üzerine yaratan Allah, sandukanın varlığını Kuran'ın yanı sıra Tevrat'ta da bildirmiştir. Taş tabletlerin birisinin Sina dağında Hz. Musa'ya verildiği ve bu taş tabletlerin Horeb dağında sandığa konmuş olduğu Tevrat pasajlarında şöyle bildirilmektedir: "Ve Sina dağında, Musa ile söyleşmeyi bitirince, şahadetin iki levhasını ona verdi." (Kitabı Mukaddes. Çıkış. Bap. 31)

İsrailoğulları Mısır'dan çıktıkları zaman, RABBİN onlarla ahdettiği Horeb dağında, sandığın içine Musa'nın koymuş olduğu iki levhadan başka içinde bir şey yoktu." (Kitabı Mukaddes /Tarihler II. Bap5)

Daha sonra bu sandığın Hz. Davud tarafından taşındığı ve Hz. Süleyman tarafından yerine konduğu ise yine Tevrat'ta şu şekilde haber verilmektedir:

"Ve Davud kalktı ve isimle, kerubiler üzerinde oturan ordular Rabbinin ismiyle çağrılan Allah'ın sandığını Baale-yahudadan çıkarmak için, yanındaki bütün kavimle oraya gitti. Ve Allah'ın sandığını yeni bir arabaya koydular ve onu tepede olan Abinadabın evinden kaldırdılar; ve Abinadabın oğulları Uzza ve Ahyo yeni arabayı sürüyorlardı. Ve Allah'ın sandığı ile beraber onu tepede olan Abinadabın evinden kaldırdılar; ve Ahyo sandığın önünde yürüyordu". (Kitabı Mukaddes / Samuel II. Bap.6)

TABERİYA GÖLÜNDE Mİ?

Kudüs şehri, Hz. Süleyman'ın yaptırmış olduğu mabed ve "Ahit Sandığı" ile anılan bir tarihe sahiptir. M.S. 70 yılında Kudüs'teki tapınağın tahrip edilip yakıldığı ve kutsal eşyaların Roma'ya götürüldüğü, en yaygın olan görüştür. Ancak öne çıkan diğer bir görüş ise, M.Ö. 587 yılından itibaren kayıp olan sandığın Kudüs'te saklandığı ve Romalı veya başka kavimler tarafından tahrip edilmesin diye muhafaza edilmek üzere -Kudüs güvenli görülmeyip- daha kuzeye, yani Şam yakınlarındaki “Taberiye'ye, Hatay'a hatta Mekke'ye” götürüldüğüdür...

HADİSLERDEKİ KUTSAL TABUT

Ahd-i Atik Sandukası, Kuran'da belirtildiği gibi, Allah'ın "inananlar için bir delili" (Bakara Suresi/ 248) olmasından dolayı, uzun yıllardan beri tüm inananlar tarafından bulunmaya çalışılmaktadır. Bu kadar detaylı araştırmalar sonucunda hala bulunamamış olması ise ahir zamanın birçok alametinin gerçekleştiği dönemimizde bulunabilecek olmasının bir işareti olabilir.

Ahir zaman; kıyamete yakın bir vakitte Kuran ahlakının tüm dünya üzerinde hakim olacağı ve insanlar arasında yaygın olarak yaşanacağı bir dönemdir. Geçmiş dönemlerde yaşanan ahlaksızlıklar, baskılar, zulümler, adaletsizlikler ve dejenerasyon bu kutlu dönemde ortadan kalkacak, her türlü sıkıntının yerini bereket, bolluk, zenginlik, güzellik, barış ve huzur alacaktır. Teknolojide çok büyük gelişmeler yaşanacak ve bunlar tüm insanların hayrı ve rahatlığı için kullanılacaktır. Sandık da Allah'ın izniyle bu dönemin bir nişanesi olacak ve tüm insanlık için güzel günlerin müjdecisi olacaktır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’de birçok hadisinde sanduka ve onu bulacak olan şahs-ı manevi olan Mehdi/Kurtarıcı hareketi hakkında bilgiler vermiş ve bu kutlu olayı Müslümanlara müjdelemiştir.

Peygamberimiz tarafından bildirilen hadislere göre sandık “Taberiye Gölü” yakınlarındadır. Ahir zaman Mehdisi tarafından bulunup, -aynı Talut'un hükümranlığının belgesi gibi- O'nun hükümranlığının bir sembolü olacaktır. Bu konudaki bir hadis şöyledir:
"Mehdi, Tabut-u Sekine'yi (Kutsal Sandığı) Taberiye gölünden çıkaracak." (Ikdı'd Dürer, sf.51-a)

Ahir zamanla ilgili geçen başka hadislerde de sandığın yeri ile ilgili olarak başka yer isimleri verilir. Bu yer isimlerinin ayrı ayrı olmaları da kutsal emanetlerin yerinin net olarak bilinmediği ve belki de Hz. Mehdi için özel olarak korunduğu anlamında olabilir.

"Ona Mehdi denilmesinin nedeni, gizli olan bir şeyin yolunu göstermesidir. Antakya denilen bir yerden Tabut'u (kutsal emanetler sandığını) ortaya çıkaracaktır." (Suyuti, el- Havi li'l Feteva, II. 82)

"Ona Mehdi denilmesinin nedeni, Şam'da bulunan dağlardan birine yönelmesidir. Oradan (gerçek) Tevrat kitaplarını çıkaracak, Yahudilere karşı delil getirecektir." (Suyuti, el-Havi li'l Feteva, II. 81)

Bu hadislerle ilgili yorumlara göre, Mehdi zamanında Yahudilerden bir kısmının körüklediği Siyonizm ateşi sönecek ve “İslam'ın hoşgörüsü ve Kuran ahlakı Yahudiler arasında da yaygınlaşacaktır. “

Hadislerde geçen ve "TABERİYE GÖLÜNDEDİR" şeklinde belirtilen yer İslam alimlerince, bir benzetmeye işaret kabul edilmektedir. Taberiye, Şam'a yakın bir yerdedir ve Şam, ahir zaman hadislerindeki anlatımlarda uzak bir yer, Mekke ve Medine'ye uzak olan anlamını da taşır. Bu benzetme, Taberiye için de söz konusudur. Hatta buradan yola çıkan bazı yorumcu ve araştırmacılar sandığın, Kudüs'te, Mekke'de, Taberiye'de, Hatay'da olabileceğine dikkat çeker ve ek olarak “İSTANBUL”a da işaret ederler...

-Alıntıdır-
netpano.com

Arşiv

Son Yorumlar