Dünyanın En Yüksek Binası Yükseliyor

Burj Dubai'den Son Görüntüler - Dubaililer'in Gökdelen Çılgınlığı Son Hız Devam Ediyor

Hareket Eden Kayalar

Gizemini Koruyan Esrarengiz Olay

Dünyanın İlk Gökdelenleri

Yemen'de Geçmişe Yolculuk

Dünyanın En Güzel 7 Vahası

Issızlığın Ortasında Cennet Sayılabilecek Mekanlar

Dubai Suni Adalar

Formula 1’in Efsanevi Pilotu Michael Schumacher’e 7 Milyon Dolarlık Hediye

Japonya Kansai Uluslararası Havaalanı

Deniz Üzerine Yapılan Dolgu Havaalanı

Şelale Ev

Expressionist Modern Akıma Ait Organik Mimarinin En Önemli Eserlerinden

Monticello Barajı

Dünyanın En Büyük Deliği Bu Barajda

Habitat 67

Modern Mimarinin İlk Örneklerinden

Panama Kanalı

Dünyanın İnsan Eliyle Yapılmış En Uzun Kanalı


Sağlık etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Sağlık etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Coca Cola Kanser Yapıyor  

Kategori : |

Sudan sonra en çok tüketilen bir içecekte asit olması beni her zaman düşündürmüştür. Benim bildiğim asit her türlü maddeyi eritebilen bir kimyasal ve bunun benim soframın baş köşesinde olması beni rahatsız etmeye yeter. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda Coca Cola'da bulunan E211 maddesinin siroza neden olduğu ortaya çıktı. Coca Cola almamak için bir neden daha! DNA bozukluğuna da yol açan E211 maddesi ürünlerden çıkarılacakmış. Neredeyse 2 nesil eskitmiş dünya çapında yaygın bir içecek için geç alınmış yada aldırılmış bir karar!

İlk kez 8 Mayıs 1886'da Eczacı Dr. John S. Pemberton tarafından, Georgia Atlanta'da üretilmiştir. Eczanesinin bahçesinde bardağı 5 centten satışa sunuldu. Dr. Pemberton'un ortağı Frank Robinson kendi el yazısıyla Coca-Cola'nın bugüne kadar değişmeden gelen logosunu yarattı. Coca-Cola'nın şişelenmesine 1894 yılında küçük bir şekerci dükkânında tek makine ile başlandı.
Bugün dünyada 200 ülkede satılan, her yaştan, her cins ve ırktan insanın tanıdığı ve kullandığı bir marka oldu.

Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola'nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA'ya zarar veriyor.

KÜFLENMEYİ ÖNLÜYOR

Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar'dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat'ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.

-Kaynak-
bugün gazetesi

Aktif Hayat Beynimizi Gençleştiriyor  

Kategori : |

Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim adamlarının bildirdiklerine göre, beynimizi ne kadar fazla kullanırsak, sinir hücrelerimiz o kadar gelişmektedir. Bunun yanında tembel bir beyindeki sinirler ise kısalmakta ve fonksiyonları azalmaktadır.

Dendrit adı verilen sinir fibrilleri, sinir hücrelerinden çıkan kök benzeri uzantılardır. Diğer sinir hücrelerinden gelen mesajlar, dendritler tarafından alınırlar. Bu nedenle, ne kadar fazla dendrit olursa, sinir hücresi o kadar bilgi alır ve işini daha iyi yapar.
Kaliforniya Üniversitesi'nden nörobiyolog Bob Jacobs, 20 insan beynindeki dendritlerin uzunlukları üzerinde araştırma yaptı. Jacobs, her bir beynin konuşulan dili anlamamıza yardımcı olan, "Wernicke Bölgesi" olarak adlandırılan bölgesinden örnekler aldı.

Yapılan çalışmalarda, bu dendritlerin uzunlukları arasında %40'lara varan farklılıklar olduğu görüldü. Yaşlı insanların dendritleri gençlere göre ortalama ola-
rak daha kısaydı. Erkeklerle karşılaştırıldığında daha güzel konuşabilme yetenekleri olan kadınların, dendritleri de, erkeklere göre daha uzundu. Fakat dikkati çeken farklılık, daha entellektüel olan mesela üniversiteye gidenler veya daha bilimsel ve teknik mesleklerde çalışanların dentritleri diğer kimselere gore daha uzundu.

Bilim adamlarına göre bunun iki açıklaması var:
Entellektüel bir hayat, dendritlerin daha da uzamasına neden olmaktadır veya daha uzun dendritleri olan kimseler, daha entellektüel bir hayata sahip olabilmektedir.
Jacobs, ilk fikrin daha geçerli olduğunu; temiz bir kafeste büyüyen ve bazı becerilerin öğretildiği farelerde de aynı değişikliklerin görüldüğünü rapor etmiştir.

-Kaynak-
New Scientist

Grip Aşısı  

Kategori :

Grip, influenza virüsü tarafından meydana getirilen bulaşıcı bir solunum yolu hastalığı. Her yıl dünya nüfusunun %10-20’si (500–600 milyon kişi) gribe yakalanıyor. Bunların 3–5 milyonu gribi ağır geçiriyor ve her yıl gribe bağlı olarak 250-500 bin kişi hayatını kaybediyor.


Grip en sık Aralık ile Mart ayları arasında salgın yapıyor. Grip virüsü, zaman içerisinde genetik yapısını değiştirerek insanların bağışıklık sisteminden kaçmayı başarıyor ve tekrar tekrar hastalık yapabiliyor. Yaklaşık her 20–30 senede bir ise virüsün genetik yapısında büyük değişiklik oluyor ve yepyeni bir virüs ortaya çıkıyor. Bu değişiklik de dünya çapında büyük bir salgına neden oluyor. Grip hastalığı her yaş grubunda tehlikeli olsa da, özellikle küçük çocuklarda, yaşlılarda, kalp, akciğer, böbrek ve şeker hastalarında hayati tehlike oluşturuyor.

Organ nakli yapılan kişilerde, AIDS hastalarında veya kemoterapi alan kişilerde grip virüsü öldürücü olabiliyor. Grip sonrası gelişen zatüre, beyin ve kalp iltihabı yüksek risk grubu kişilerde, gribe bağlı gelişen ölümlerin başta gelen nedenleri sayılıyor.

Grip aşısı, ölü virüsten elde ediliyor ve her yıl tek doz olarak uygulanması öneriliyor. Grip aşısının etkinliği, vücuda giren virüs tipleri ile uyumuna, yaşla ve aşılanan kişinin sağlık durumuna göre değişmekle birlikte %70–90 arasında değişiyor. Grip aşısının uygulanması için en uygun zamanlar Eylül-Ekim-Kasım ayları. Grip aşısından sonra kesin koruyuculuğun başlaması için en az 10–14 günlük bir sürenin geçmesi gerekiyor. Grip aşısı, 65 yaşından büyük kişilere, şeker, astım, akciğer ve kalp hastalarına öneriliyor. Bağışıklık sistemi baskılanmış olan kişilere de grip aşısının yapılması gerekiyor. Huzur evlerindeki yaşlılara, sağlık personeline ve sık seyahat eden kişilere de aşı öneriliyor. Grip aşısı, 6 aylıktan küçük çocuklara ve hamileliğinin ilk 3 ayının içinde bulunanlara önerilmiyor. Grip aşısı sonrası %15–20 oranında aşı yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik oluşabiliyor. Ateş, halsizlik, kas ağrısı gibi yan etkiler ise %1’in altında görülüyor ve 1–2 gün içinde kendiliğinden geçiyor.

Her ilaçta olduğu gibi grip aşısı sonrasında da alerjik reaksiyon görülebiliyor. Aşının tam teşekküllü sağlık merkezlerinde veya hekim kontrolünde uygulanması gerekiyor.

-Kaynak-
Bilim Teknik Dergisi

McDonalds Burger King Kapışması  

Kategori : |

Filler tepişiyor, çimenleri düşünen yok, hala ortaya çıkıpta bu çimleri ezdirmeyiz diyen de yok! Gıda konusunda tam bir başıbozukluk var Türkiye'de. Büyüğü olsun küçüğü olsun gıda sektöründe herkes "hile nasıl yaparım" düşüncesinde. Dünya'nın en büyük iki firması halkın başlıca gıdalarından olan "et" hakkında birbirlerine öyle suçlamalarda bulunuyorlar ki, insan şaşırıp kalıyor. Ben artık dışarıda hazır yemek tüketmiyorum, eti bildiğim yerden görerek alıyorum, sebze meyveyi kesinlikle mevsiminde yiyorum. Böyle yapmadığım taktirde ülkemizde etkisi sır gibi saklanan kanser ölümlerine bir yenisinin daha ekleneceğini de biliyorum.

HaberTürk'ün konuyla ilgili video'su.


Doğru Bilinen Yanlışlar  

Kategori : |

Eskiler, "dünyada doğru bilinen bir yanlışı düzeltmek kadar zor birşey yok" derler. ABD'nin Indiana Tıp Fakültesi'nden bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre bugüne kadar doğru sanılan birçok inanışın aslında yanlış olduğu ortaya çıkarıldı.

Günde 8 bardak su içmenin sağlığa yararlı olmadığı, çünkü zaten kişinin gün içerisinde içtiği çay, kahve ve meyve sularıyla bu ihtiyacı karşıladığı belirtildi. Ayrıca çok fazla su içmek zararda verebilir. Araştırmayı yürütenlerden Dr.David Tovey, "Kimi zaman bir inanışı çürütmek çok zor olabiliyor. Ancak hepsi için birer kanıtımız var" dedi.

Uzmanlara göre, saçın ve tırnakların uzaması için hormonların düzenli çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Ancak bu ölümden sonra kesinlikle mümkün değil. Bilim adamlarına göre, bunun nedeni ölümden sonra etlerin çekilmesi ve tırnakların uzamış gibi gözükmesi.

Beynimizin sadece yüzde 10'unu kullandığımız ise tamamen yanlış. Çünkü beynin hemen hemen her bölgesinin zekaya ve davranışa etkisi var. Bugüne kadar yapılan hiçbir beyin görüntüleme sisteminde beynin bir bölümünün "aktif olmadığı" saptanmadı.

İngiltere'nin önde gelen bilim dergilerinden Lancet'te çıkan bir yazıya göre, siyah çikolatanın (bitter) yararları sanılandan çok daha az. Makalede, siyah çikolatanın içinde bulunan flavanol maddesinin kalbe iyi geldiği ve krizlere karşı koruduğu, ancak tadının acı olması nedeniyle üreticilerin üretim sırasında bu maddeyi çikolatadan çıkarttıkları kaydedildi. Bunun yerine ise siyah çikolata daha çok yağ ve şeker içeriyor.

-Kaynaklar-
sabah.com.tr

Doğum Kayıt İşlemleri  

Kategori : |

İnsan başına gelmeden bazı durumları bilemiyor. Kızımın doğum ve nüfus cüzdanı işlemleri için gerekli evrakı tedarik etmek ve başvurmak için önceden bilgi sahibi olmam gerektiğini Nüfus Müdürlüğü'ne gidince anlayabildim. Nüfus Müdürlüğü'ne gittiğinizde teptiğiniz onca yol ve iş yerinden zorla alabildiğiniz izin eksik evrak yüzünden bir anda yanabilir. Benim ki öyle oldu, sizin ki olmasın :). Neyse ki internet var. Eksik veya yanlış birkaç bilgiyi eleyerek, çocuğunuzun nüfus cüzdanı işlemleri için hangi evraklarla Nüfus Müdürlüğüne gitmeniz gerektiğini aşağıda ek bilgilerle yazmaya çalıştım.

1587 sayılı Nüfus Kanununun 74.maddesi uyarınca, Türk vatandaşlarının doğan çocuklarını 30 gün içerisinde kayıtlı bulundukları nüfus müdürlüklerine bildirmeleri gerekmektedir. Bu süre geçirildiği takdirde Nüfus kanununun 52.maddesi uyarınca para cezası uygulanır. Yurt dışında doğan çocukların nüfusa kayıt işlemleri, vatandaşların bağlı bulundukları Başkonsolosluklar veya Konsolosluk şubeleri aracılığıyla yaptırılabilir. Söz konusu işlem yaptırılmadığı takdirde, çocuklar Türk vatandaşı sayılmamaktadır. "Fevkalade durumlarda" uluslararası doğum belgesi ile baba veya kanuni vekili Türkiye'de bağlı bulundukları Nüfus Müdürlüklerine başvurarak nüfusa tescil işlemini yaptırabilir.
Yabancılarla evli Türk vatandaşlarının çocuklarına eşiyle anlaşarak biri Türk, diğeri yabancı olmak üzere çift isim koyabilirler. Sadece yabancı isim konulduğu takdirde, nüfus müdürlüğünün, ismin değiştirilmesi için ikaz etme yetkisi vardır.
Ana ve baba ayrı dinlerden ise, aralarında bir anlaşmaya vararak çocuğun dini konusunda karar vermeleri gerekmektedir. Anlaşamazlarsa babanın oyu geçerlidir.
Çocuk 18 yaşını doldurması halinde kendi dinini ve vatandaşlığını seçme hakkına sahiptir.

Doğum Tescili için Gereken Belgeler

İkametgâhı, bağlı bulunduğu nüfus müdürlüğüne uzak olan vatandaşlarının yeni doğan çocuklarının, aşağıda belirtilen belgelerin gönderilmesi durumunda, posta ile nüfusa kaydı yapılmaktadır. Ancak genel uygulama, anne babanın yaşadığı yerdeki nüfus müdürlüğünden bağlı bulundukları nüfus müdürlüklerine faks yoluyla kayıt yapılması daha sonra posta yoluyla evrakların takibi şeklindedir.

1.Anne veya babanın nüfus cüzdanları,
2.Evlenme cüzdanı,
3.Çocuğun doğum belgesi,
4.İşlem ve posta ücreti,


Anne veya babadan birisinin direkt başvurusu.

-Nüfus Müdürlüğü ilgili web sayfası:
- Nüfus Müdürlüğü Doğum İşlemleri

- Nüfus Müdürlüğü'nde Doğum İşlemleri ile ilgili sayfalar:
- Bildirim Zorunluluğu ve Süresi
- Bildirim Şekli
- Bildirim Yükümlülüğü
- Doğum Tutanaklarının Düzenlenmesi
- Doğumun Aile Kütüğüne Tescili
- Bildirilen Çocukların Vatandaşlığının Belirlenmesine İlişkin Esaslar
- Yurt Dışındaki Doğumlar

Metabolizma Nasıl Hızlandırılır?  

Kategori :

15-20 yıl öncesine göre daha az yemenize, pastaları, kurabiyeleri, sütlü tatlıları ve gece kaçamaklarını çoktan unutmanıza rağmen karın ve kalça çevreniz gittikçe genişliyorsa bu yazıyı bir kez daha gözden geçirmenizde fayda var!

Eğer metabolik hızınız yavaşsa, yaşlanmanın doğal sonucu olarak yavaşladıysa ya da bir hastalık sonucu metabolik hızınız düşmüş ise bedeninizin besinleri enerjiye ve kaloriye değiştirme yeteneği de bozulacaktır. Sonuçta yakılmayan fazla kaloriler artan kilolarınızdır.


METABOLİZMA YAŞLANDIKÇA YAVAŞLIYOR

Yaşlandıkça metabolik hızınızın yavaşladığı doğrudur. 30’lu yaşları takiben vücudunuz her 10 yıllık dönemde yüzde 2-4 daha az enerji yakmaya başlar. Kadınlarda menopoz, erkeklerde andropoz gibi hormonal faktörlerin araya girmesi ise metabolizmanızı daha da yavaşlatacaktır. Kadınlar erkeklerden daha az kalori yakarlar. Bu nedenle metabolizması düşen kadınlarda kilo kontrolü erkeklere oranla daha güç hale gelir ve erkeklerden zaten fazla olan vücut yağ yüzdesi daha da artar.

Diğer taraftan bedensel aktivitenin yaşlandıkça azalması, kas kitlesinde de azalmaya ve yağ depolarında artmaya neden olur. Siz yaşlandıkça aktivitenizi artıracağınız yerde azaltırsanız kas miktarınız o denli azalır. Ne kadar az kasınız olursa aktiviteniz de paralel olarak azalacaktır. Yani zamanla bu iki durum birbirini besler ve bir kısırdöngü ortaya çıkar: Zayıf kaslar, azalmış aktivite, artmış yağlar, artmış kilolar ve daha da azalan metabolik hız.

AEROBİK EGZERSİZLERLE HIZLANIYOR

Bu kötü zinciri nasıl kıracaksınız? Metabolizmanızı hızlandıran ilk anahtar düzenli bedensel aktivitedir. Eğer yaşamınızda önemli bir değişiklik yapmayı düşünüyorsanız, aktivitenizi artırmak ilk sırada yer almalıdır.

Eğer daha az kilo almak istiyorsanız daha çok egzersiz yapmalı, daha çok kas kitlesine sahip olmalısınız. Ortalama metabolik hızınızı artırarak daha fazla kalori yakmalısınız. Egzersiz metabolizmanızın en iyi güvenli dostudur.

Metabolizmayı hızlandıran egzersizlerin öncelikle aerobik olması gerekir. Yağlarınızı yakabilmek için mutlaka oksijene ihtiyacınız vardır. Bu nedenle hangi egzersizi yaparsanız yapın o egzersiz süresince rahat soluk alıp verebilmeli, egzersiz arkadaşlarınızla nefes nefese kalmadan sohbet edebilmelisiniz. Kalp hızınızı mevcut hızından dakikada ortalama 20 civarında artıran ritmik yürüyüşler metabolizmanızı hızlandırmanın en iyi yoludur.

BAZI HORMONLARLA BOZULUYOR

Eğer aerobik egzersizleri ağırlık kaldırma gibi dayanıklılık antrenmanları ile desteklerseniz daha da başarılı olursunuz. Dayanıklılık antrenmanları ile hem aerobik aktiviteye oranla daha fazla kalori yakarsınız hem de kas kütlenizi artırarak vücudunuzun enerji tüketen dokusal rezervini çoğaltır, gece uyurken bile kalori yakarsınız!

Düşük metabolizma hızının sorumlusu bazen de hormonal yetersizliklerdir. Tiroit hormonu yetersizliği bunun en iyi bilinen örneğini oluşturur. Tiroit hormonu yetersizliği ileri düzeyde olduğunda "Hipotiroidi" olarak isimlendirilen sağlık sorununu ortaya çıkarır. Hipotiroidide düşük metabolizma hızına bağlı hızlı kilo alma, hastalığın halsizlik, yorgunluk, kabızlık, unutkanlık gibi diğer birçok belirtilerine eşlik eder.

Çok hafif düzeydeki tiroit bezi yetmezliğinde ise metabolik hızdaki düşme ve bunun sonucunda oluşan kilo verme güçlüğü bazen ilk ve tek belirtidir. Bu nedenle kilo verme programları başlatılırken, özellikle zor kilo verip kolay kilo alanların tiroit hormonu yetersizliği yönünden dikkatlice incelenmesi gerekir.

KESİN SAKLAYIN

Metabolizmayı hızlandırma rehberi

Kilonuzu kontrol etmede güçlük çekiyor musunuz? Eğer yeterince kalori kısıtlaması yaptığınızdan ve gereği kadar aktif bir yaşam sürdürdüğünüzden eminseniz metabolizmanızı biraz ateşlemeyi deneyin. İşte size kolay uygulanabilir bazı öneriler:

1. Tiroidinizi kontrol ettirin:

Tiroit bezinin normal çalışmaması kilo almanızı kolaylaştırır. Guatr sorunu olanların önemli bir kısmında tiroit bezi yeterli tiroit hormonu üretemez. Normalden daha az tiroit hormonu vücudun normalden daha az enerji yakmasına neden olur. Tiroit bezinizin iyi çalışıp çalışmadığından emin olmak için tiroit bezi hormonlarının ölçülmesi yeterli olacaktır.

2.Yürürken daha hızlı değil daha uzun mesafelere gidin:

Vücudunuzun oksijen eşliğinde yaptığı hareketler ne kadar uzun sürerse bedeninizin o kadar çok yakıt (yağ depolarınız) harcayacağından emin olabilirsiniz.

3.Gezinmek yerine, ciddi bir yürüyüş yapın:

Adımlarınızı biraz sıklaştırırsanız metabolizmanızı daha da hızlandırır, daha çok yağ yakabilirsiniz. Uzun mesafeleri katetmek her zaman iyidir, bu mesafeleri daha hızlı adımlarla katetmek ise daha da iyidir.

4. Yemek sonrası kısa yürüyüşler yapmayı unutmayın:

Yemeği takiben yaptığınız hafif yürüyüşlerde metabolizmanın daha hızlı bir süreçle işlediği, daha çok kalori (enerji) ve daha çok yakıt tükettiği biliniyor. Yemek sonrası yürüyüşlerin metabolizmayı hızlandırıcı etkisinden yararlanın.

5.Öğün atlamayın:

Yavaş ve uzun süre çiğneyerek yemeyi deneyin.

6.Hayatınızı baharatlandırın:

Kırmızı acı biber, turp ve hardal gibi baharatların metabolizmayı hızlandırabileceği düşünülür. Baharatlar vücudunuzu daha hızlı bir çarka sokabilir, metabolizma hızınızı yükseltebilir.

7. Doktorunuz tarafından önerilmeyen ilaçları kullanmayın:

Zayıflamak adına yosun hapları, detoks likidleri, tiroit ekstreleri, amfetamin, sibutramin, efedrin gibi maddeleri kullanmamaya özen gösterin.

-Alıntıdır-
Ensonhaber.com

Salam ve Sosisten Uzak Durun!  

Kategori :

Markette sosis paketine uzanmadan bir daha düşünün; çünkü uzmanlar artık salam ve sosisin kansere sebep olduğunu açıkça söylüyorlar. Kendinizi ve ailenizi bu hastalıktan korumak için bu ürünlerden ve içerdiği ölümcül iki maddeden uzak durun!

Newstarget sitesi, Dünya Kanser Araştırma Fonu 2007 raporuna (World Cancer Research Fund, Food, Nutrition, Physical Activity and the Prevention of Cancer: a Global Perspective (2007)) dayandırdığı haberinde bütün insanların işlenmiş şarküteri ürünlerini satın almayı acilen durdurmaları ve bütün ömürleri boyunca bu tür yiyeceklerden kaçınmaları gerektiğini belirtti.

Sodyum Nitrit

Rapora göre bu ürünler insan tüketimi için son derece tehlikeli. Çünkü, şarküteri ürünlerinin içinde kullanılan “sodyum nitrit (sodium nitrite)” isimli kimyasal katkı maddesi kolorektal kanser, meme kanseri, prostat kanseri, lösemi, beyin tümörü, pankreas kanseri gibi kanser türlerinin riskini artırıyor.

Peki, bu kadar zararlı bir katkı maddesini neden ısrarla kullanıyorlar? Ürünlerinin daha albenili, daha pembe, daha canlı görünmesi için. Sonuçta hayvanın neresinden yapıldığı belli olmayan bir karışımı, market raflarında aylarca yeni kesilmiş et gibi pembe tutacak bir katkı maddesi bu.

MSG

Gene şarküteri ürünlerinde bulunan başka bir katkı maddesi daha var: MSG ismiyle de bilinen “monosodyum glutamat (monosodium glutamate)”. “Excitotoxin” olarak isimlendirilen MSG sinir sisteminde tahribata sebep oluyor, migren ağrısı, Alzheimers hastalığı, iştah kontrolünü kaybetme, obezite gibi son derece ciddi rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunu neden kullanıyorlar dersiniz? Yediklerinizin tadını daha lezzetli göstermek için... MSG hiç lezzeti olmayan şeyleri dahi, lezzetliymiş gibi “hissetmemizi sağlayan” bir katkı maddesi. Bu nedenle, kuru tozlardan mamul ve aslında hiçbir lezzeti olmayan hazır çorbalarda, hazır bulyonlarda (et ve tavuk suyu küpleri- tozları), hazır soslarda endüstrinin vazgeçemediği bir madde.

Bunlara ilaveten, etin (veya hayvanların artık neresi kullanılıyorsa o kısmının) kolay kolay bozulmaması ve tadının daha iyiymiş gibi görünmesini sağlayacak rafine tuz aşırı miktarda kullanılıyor.

Kısaca tekrar edelim:

Salam ve sosisin içinde kullanılan;

Sodyum nitrit daha pembe görünmesini sağlıyor ama kansere sebep oluyor. MSG daha lezzetliymiş gibi gösteriyor ama sinir sistemimizi mahvediyor. Rafine tuz tadının daha iyiymiş gibi görünmesini sağlıyor ama tansiyonu yükseltiyor.

Buraya kadar yazdıklarımızda salam ve sosis dedik durduk. Aslında, sodyum nitrit içeren herhangi bir gıdadan kaçınılmalı. Başka nelerde sodyum nitrit olabilir? Endüstri üretimi sucuklar, hamburgerler, pizzalarda kullanılan şarküteri ürünleri, hazır yemekler sodyum nitrit içerebilir.

-Alıntıdır-
iyibilgi.com

Aklı Korumanın ve Güçlendirmenin 11 Yolu  

Kategori :

Unutkanlık herkesin en büyük düşmanlarından biri. Aklımızı daha iyi kullanmak ve unutkanlığı azaltmak elimizde.
Unutkanlık sorunu, yaşlanan insanın en önemli korkularındandır. Özellikle 50′li yaşlar sonrasında ufak tefek unutkanlıklar ile ciddi bellek sorunları birbirine karıştırılır.
Orta yaşlıların nerdeyse yarısı kendilerinde bir bellek kaybı sorununun başladığını zanneder. Hemen belirtelim! Bunların çoğu küçük ve hoş unutkanlıklardır. Hayatı tatlandıran ve keyif katanlar biraz da bu nükteli olaylardır!

Belleği güçlü tutmanın pek çok püf noktası, uyulması gereken çok sayıda kuralı var. Harvard Tıp Okulu öğretim üyesi Dr. Aoron P. Nelson zinde bir beyne sahip olmanın temel kurallarını şöyle sıralıyor:

1– Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin ya da kontrol altına alın. Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötü olduğunu unutmayın.

2– Alkolü azaltın. Erkeklerin iki, kadınların bir ölçüden (bir ölçü içkiyi ‘bir bardak şarap’ olarak kabul edebilirsiniz) daha fazla alkol kullanması beyin hücrelerini tahrip etmektedir.

3– İyi ve kaliteli uyku uyuyun. İyi bir uyku için ortalama 8 saat gerekir. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor.

4– Stresinizi iyi yönetin. Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır. Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizol hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir.

5- Yeni şeyler öğrenmeye devam edin. Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir.

6- Tembelliği bırakın. Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Televizyon karşısında geçirdiğiniz saatler sadece bedensel değil, ruhsal sağlığınızı da kötü yönde etkiler.

7- Her gün egzersiz yapın. Günde 30-45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye, iş saatlerinde daha çok aktif olmaya, kısa mesafelerde taşıt kullanmamaya çalışın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Beynin yeni yetenekler kazanabilmesi beyin hücreleri arasında güçlü ve yoğun yeni bağlantılar oluşturabilmesinin başlıca desteklerinden biri de düzenli ve ılımlı egzersizlerdir. Bizim önerimiz fırsat buldukça yürümenizdir.

8- Kullandığınız ilaçları yeniden gözden geçirin. Özellikle beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Depresyon giderici, uyku verici, ruhsal gevşetici ilaçlara komşu, eş dost tavsiyeleri ile başlamayın.

9- Reçetesiz satılan ilaçları rastgele yutmayın. Doğal ya da zararsız diye kullanabileceğiniz bitkisel ürünlerin (valerianlar), besin desteklerinin (melatonin) ve diğerlerinin (hüperzin, Sam’e) beyin hücrelerinizi üzebileceğini, zihinsel fonksiyonları bozabileceğini unutmayın. Antihistamik- antialerjik ilaçları özellikle alüminyum içeren antiasitleri ve uyku kolaylaştırıcıları doktorunuzla konuşmadan uzun süre kullanmayın.

10- Vitaminlerden yararlanın. E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaşlılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın.

11- Hayata bağlı kalın. Hayatınıza önem katan bağları iyice sıkılaştırın. Huzurunuzu koruma ve güçlendirmeye bakın. Aileniz, dostlarınız, işiniz, hemşerilik ve vatandaşlık bağlarınıza, inançlarınıza daha sıkı sarılın. İnsanlarla daha sık birlikte olmaya, aileniz ve arkadaşlarınızla olumlu ilişkiler kurmaya ve sosyal aktivitenizi çoğaltmaya çalışın. İyi sosyal ilişkileri olan yaşlılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor.
-Alıntıdır-

Mini Check-Up  

Kategori :

Hastaneye gidip durumunuzu öğrenmek için pahalı testlere girmeye gerek yok. Kendi kendinize yapabileceğiniz mini testler sonucunda zayıf noktalarınızı öğrenebilir, bunları daha iyi hale getirebilirsiniz..

1.AKCİĞER KAPASİTENİZİ ÖLÇÜN
Ciğerlerinizdeki bütün havayı boşaltın ve göğüs çevrenizi ölçün. Şimdi derin bir nefes alın ve yeniden ölçün.
SONUÇ: Dolu ciğerler, boşa göre yüzde 10 daha fazla yer kaplamalı. Sizdeki ölçü daha azını mı işaret ediyor? O zaman dik bir duruş, yoga egzersizleri ve yüzmeyle birlikte ciğer kapasitenizi artırabilirsiniz. Eğer sık sık öksürme veya nefessiz kalma gibi sorunlarınız varsa mutlaka bir doktora görünmelisiniz.

2.HAFIZANIZI YOKLAYIN...
Hafızanızla ilgili de kendi kendinize küçük bir test yapabilirsiniz. Aşağıda 3 sıra halinde rakam dizisi görüyorsunuz. Önce aşağıdan iki sırayı elinizle kapatın ve gördüğünüz rakamları 5 saniye boyunca kafanıza yerleştirin. Sonra kafanızı çevirin ve bu sayıyı boş bir kağıda yazın. Bu minik testi diğer sayılar için de satırları ikişer ikişer kapatarak yapın. Ne kadar hata yaptınız?

3864332
7645512
7505531

3.EĞER TOPLAMDA 6 HATANIZ VARSA SORUN DEĞİL:
Ancak bunun ötesindeki yanlış sayısı bir konsantrasyon probleminiz olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni beyni yavaşlatan stres hormonları olabilir. Bunun için günde 30 dakikayı kendinize ayırın. Bu 30 dakika boyunca sadece canınızın istediğini yapın. Yine de bir fayda göremiyorsanız bir uzmana başvurun.

4.TEMİZ NEFES BİR NEFES İÇİN:
Ağız kokusunu test etmek için beyaz bir bezi dilinizin üzerine yerleştirin. 10 saniye bekleyin ve sonra koklayın.
Dişlerinizi düzenli fırçaladığınız halde ağzınızda koku var ya da test yaptığınız bez sarı renge mi dönüştü? Dilinizde çok fazla bakteri birikiyor olabilir. Bunun için her gün yumuşak bir bezle dilinizi temizleyin, Yine de istediğiniz sonucu alamıyorsanız o zaman bir iltihap söz konusu olabilir. Diş hekiminize başvurun..

5.SIRTINIZ NE KADAR ESNEK?
Omurganızı bir duvara dayayın. Bacaklarınız kapalı ve öne doğru gergin dursun. Şimdi üstgövdenizi öne doğru eğin ama dizlerinizi bükmeyin, bacaklar gergin! Ayak uçlarına mümkün olduğunca uzanmaya çalışın ve 3 saniye pozisyonda kalın.
AYAK PARMAKLARINIZA NE KADAR YAKLAŞABİLDİNİZ? Parmaklarınızla ayaklarınız arasında bir el mesafesi varsa sorun yok. Vücudunuzun yeterince esnek olduğunu ve bu hareketliliğin de sırtınızı koruduğunu söyleyebiliriz. Ancak eğildiğinizde parmaklarınız ancak dizlerinize gelebiliyorsa o zaman haftada 2 kez esnetme egzersizleri yapmalısınız. Yoga da bunun için çok faydalı olabilir. Eğer öne eğilirken dizlerinizi hiç gergin tutamadıysanız en iyisi bir doktora ya da fizyoterapiste başvurun.

6. DENGEDE DURABİLİYOR MUSUNUZ?
Dengenizi test edebilirsiniz. Bunun için bacaklarınızı omuz hizasında hafif açın. Kollarınızı göğsünüzün üzerinde çapraz yapın. Ellerinizi omuzbaşlarınıza yapıştırın. Şimdi öndeki bacağınızı dizinizle ayakucunuz bir çizgi teşkil edecek şekilde bükün. Ağırlığınızı öndeki bacağınıza verin, arka ayağınızı da 10 cm kadar yukarı kaldırın. Eğer yapabiliyorsanız gözlerinizi de kapatın. Kıpırdamadan, titremeden ne kadar süre böyle kalabiliyorsunuz?
SONUÇ: Eğer 6-10 saniye arasında gözleriniz açık olarak kalabiliyorsanız iyi. Hatta gözünüz kapalı olarak da 3 veya daha fazla saniye dayanıyorsanız yine süper! Dengede iyi durabilmeniz tüm kaslarınızın, sırtınızın ve eklem yerlerinizin yeterince güçlü olduğunu gösterir. Eğer böyle bir koordinasyonu sağlayamıyorsanız size dans etmeyi veya Chi-gong gibi sporları öneriyoruz. Eğer hiç beceremiyorsanız bir fitness eğitmeniyle birlikte çalışabilirsiniz.

7. KALBİNİZİN GÜCÜNÜ ÖLÇÜN
Sakin bir zamanınızda, otururken nabzınızı ölçün. Bunun için iki parmağınızı bileğinizin iç kısmına bastırın ve saymaya başlayın. Dakikada ne kadar vuruş olduğunu tespit edin. Daha sonra 3 dakika boyunca yerinizde zıplayın, sonra 3 dakika bekleyin ve yeniden ölçüm yapın.
NABIZ SAYISI NE KADAR? Sakin bir anda nabızın 60-70 olması normaldir. Bu sayı sürekli spor yapanlarda dakikada 50 olabilir. Eğer 3 dakika dinlendikten sonra da nabzınız sakinleşmiyorsa o zaman kalbinizi güçlendirmek için bir şeyler yapmalısınız. Haftada 3 kez 30'ar dakikalık yürüyüşler veya yüzmek iyi fikir. 8 hafta sonra yine bir iyileşme görmezseniz doktora başvurmalı ve gerekiyorsa bir EKG çektirmelisiniz.

8. RETİNADA PROBLEM OLABİLİR Mİ?
Retinadaki sorunları tespit etmek için geliştirilen 'Amsler-Gittertest'i evde kendiniz de uygulayabiliyorsunuz. Şimdi bir elinizle tek gözünüzü kapatın, diğeriyle birkaç saniye boyunca ortadaki siyah noktaya odaklanın. Bu testi gün ışığında ve siyah noktaya 30-40 cm uzaklıkta yapın. Sonra kapalı gözünüzü açın ve diğerini kapatın.
BÜTÜN ÇİZGİLER OLDUĞU GİBİ DÜZ DURUYOR: Müthiş o zaman bir sorununuz yok. Ancak hücrelere yamru yumru veya biraz kaymış gibi görünüyorsa göözünüze o zaman bir göz doktoruna gitmelisiniz. Hatta doktorunuz kolesterolünüzü ölçtürmenizi de isteyebilir. Çünkü yüksek kolesterolün retina bozukluklarına sebep olduğu biliniyor.

9. PELVİS KASLARINIZ NE KADAR SAĞLAM?
Bu testi en iyi; tuvalet ihtiyacınızın had safhada olduğu bir zamanda yapabilirsiniz! 10 saniye boyunca pelvis (leğenkemiği bögesindeki) kaslarınızı sıkın. Sonra serbest bırakın ve yeniden sıkın. Bu işlemi dayanamayacak hale gelinceye kadar sürdürün. Kaç kere yapabiliyor sunuz?
15'TEN AZ İSE: Eğer 15'ten az ise sonuç kaslarınızı çalıştırmaya ihtiyacınız var. Güçlü pelvis kasları orgazm gücünüzü de arttırır. Özellikle doğum yapan kadınlarda bu kasların gücü biraz azalır. Bu yüzden doğumdan sonra bu kasları hızla güçlendirmekte fayda var. Bunun için yukardaki egzersizi her gün bir kez yapabilirsiniz. Bu rakamı 20'ye kadar çıkarabilirsiniz! Eğer 3 hafta sonra bir gelişme görmezseniz bir jinekologa başvurabilirsiniz.

-Alıntıdır-
downtr.org

Ramazanda Tok Durmak  

Kategori : |

Ramazan kapıya dayanınca, gazetelerde yazı başlığında olduğu türden haberler görünce ister istemez önce bir tebessüm ediyor insan. Ardından da acaba nelermiş diye göz atmadan geçemiyor.



Hani Bektaşi’nin, “11 mübarek ay nasıl da çarçabuk geçip gitti…” demesi gibi… (Osman Özsoy'un yazısı-haber7)

Çok hoşuma giden bir yazı yazmış Osman Özsoy. Ben biraz kısalttım yazısını. Eğer tamamını okumak isterseniz buraya tıklayın.

Tokluk hissini uzun zaman hissetmek için şunları öneriyor uzmanlar…

Öncelikle karbonhidratlı yiyecekler. Bilindiği gibi karbonhidratlar kepek, buğday gibi tahıl ürünlerinde, sebze ve meyvelerde bulunur. İçlerinde bulunan lifler, sindirim sistemini harekete geçirir. Ayrıca bu besinler insanı tok tutarak açlık hissini engeller. Demek ki Anadolu’daki ramazan kültüründe ramazan öncesi hazırlıklar yapılırken, onun için hamur işi besinler hazırlıyormuş analarımız… Bilimin yeni farkına vardığını, onlar yüzlerce sene öncesinden tespit etmişler.

Kromlu yiyecekler vücuttaki insülin dengesini korumaya yardımcı olmaktadır. Kan şekerinin düşmesi açlığa yol açar. Aynı zamanda kişinin daha uzun süre tok kalmasını sağlar. Krom ihtiyacını karşılamak için fındık, ceviz gibi kabuklu yemişler ve tahıl ürünleri yemek gerekir. Demek ki, ramazanda yapılan hamur işi besinler üzerine bunun için fındık, ceviz döküyormuş analarımız.

Özellikle muz, avokado, yulaf ve peynirde bulunan triptofan ise, proteinlerin büyük bölümünde bulunan bir çeşit aminoasittir. Can sıkıntısını giderir ve iştahı kapar. Bezelye, fıstık ve fasulyede bulunur.

Yazıyı bitirmeden önce, oruca yeni başlayanlar için kolay acıkmaya neden olan yiyeceklere de örnekler verelim.

Çocukların çok sevdiği patates kızartması çok çabuk acıkmaya neden olur. Yapısında bulunan bileşikler kan basıncını düşürücü etki yapar. Kırmızıbiber de iştah açar. Acılı ketçap da hakeza… Onun için, acı bir yemek yediğinizde doyduğunuzu çok kolay anlayamazsınız.

Karalahana: Karaciğer ve bazı kan kanseri türlerine de iyi gelen kara lahana, iştah açıcı özelliği nedeniyle çabuk acıktırır. Diyet yapıyorsanuz uzak durmanız gereken besinlerden biri de greyfurttur. İştah açıcı özelliği vardır.

Son olarak şunu söyleyelim:

Bugün eğer evinize ramazan alışverişi yapacaksanız, temel gıda maddelerinden oluşan bir poşet malzeme alarak, mahalledeki bir ihtiyaç sahibinin kapısına bırakmaya ne dersiniz?

Salam Sosis  

Kategori :

Sağlıklı yaşamın en önemli sırlarından biri işlenmiş gıdalardan uzak durmak. Katkı maddeleri ile yapılan şarküteri ürünleri de uzak durulması gerekenler arasında. Yakından çekilmiş salam-sosis fotoğraflarını görünce ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız.

ABD’li newstarget sitesi şarküteri ürünlerinin ürkütücü fotoğraflarını yayınladı. Salam ve sosisleri iki üç katı büyüterek yapılan çekimlerde işlenmiş etin dokusu açıkça görülüyor. Örneğin dana yüreğinden yapılmış salamların içinde, çıplak gözle bakıldığında karabiber olduğunu düşüneceğimiz kara parçacıklar var. Oysa, içindekiler listesinde karabiber yok! Salamlara pembe renk veren sodyum nitrit isimli katkı maddesi ise pankreas kanseri, beyin tümörü, lösemi ve diğer kanser türlerinden sorumlu zehirlerden biri. Fotoğraflarda görünemeyen şeyler de var tabii; MSG (monosodyum glutamat) gibi katkı maddeleri görülemiyor.

Büyütülmüş salam ve sosis fotoğrafları için tıklayın.

(Fotoğrafları görmek için çıkan sayfanın altında "next" yazısına tıklayın)

-Alıntıdır-
iyibilgi.com

Şeker ile Sağlık Arasındaki İnce Bağ  

Kategori :

Sağlığınız sizin için önemliyse bu yazıyı uzun olup olmadığına bakmadan sonuna kadar okuyun. Göreceksiniz ki gıda ve ilaç sektörü sadece tüketen insan görmek istiyor, sağlıklı insan değil..

Yılın tıp kitabı “Bir Masalmış Kolesterol” kalp sağlığımızı korumak için şekerden uzak durmayı öğütlüyor. Şeker yediğimizde neden kendimizi “mutlu” hissettiğimizi açıklayan yazar, bu sanal mutluluktan ve şeker bağımlılığından kurtulmanın da reçetesini veriyor!

"Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır."
Yazar Shane Ellison, kan şekerini kontrol altına alma ile ilgili şunları yazıyor:

Kalp hastalığını önleme veya geriletmede yaşam biçiminin etkisi

Kalp hastalığını önlemede ilk basamak, hap yutmak değil, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazanmak olmalıdır. Bu kural, reçeteli ilaçlar için de, kapsül şeklinde satılan besin destekleri için de geçerlidir. Her iki ilaç türü de, yaşam biçimi kötü olanlarda kalp hastalığı görülmesini engelleyemez. Eğer kalp hastalığı risklerinizi azaltma konusunda ciddiyseniz aşağıdaki alışkanlıklarını kazanmalısınız:

• Şekeri (sukroz, yüksek fruktoz içeren mısır şurubu -nişasta bazlı sıvı şeker-, fruktoz ve suni tatlandırıcılar) ve sigarayı kesin
• Ağır olmayan egzersiz yapın
• Şarap da dahil, alkol alımını kesin veya en aza indirin
• Her gün daha fazla yeşil/ yapraklı sebze tüketin
• Daha fazla saf su için (damıtılmış olmayan sulardan için)
• Sadece çiğ süt (pastörize edilmemiş süt) tüketin, miktarı sınırlı tutun
• Düzenli olarak, ceviz, hindistan cevizi yağı ile taze somondan ve/veya kanola yağından omega-3 yağ asidi tüketin
• Rafine tahıllarla yapılmış besinleri (beyaz unlu) azaltın
• YAĞLARINIZDAN KURTULUN (aşağıda “Obezite için Yardım” bölümüne bakınız)

Az önce bahsettiğimiz yaşam tarzı değişikliklerine uymak, vücudunuzdaki olumlu değişikliklere bağlı olarak ömrünü uzatır. Bunların tümü de kalp hastalığını aşağıda sayılan yollarla önlemeye uğraşırlar:

• Endotel fonksiyonunu yeniden düzenler (daha iyi kan dolaşımı için)
• Yağsız vücut kütlesini arttırır
• Trombosit kümelenmesini azaltır (pıhtıları önler)
• Kan basıncını (tansiyonu) düzenler
• Plak oluşumunu ve büyümesini önler
• Oksidatif stresi önler
• Kalbe optimal enerji sağlar
• Homosistein düzeylerini düşürür
• Ensülin direncini önler

Obezite için yardım: Kan şekerinizi nasıl kontrol altına alabilirsiniz?

Obezite ve yaşlanma için “her derde deva” bir ilaç olsaydı, bu ilaç diyete değil, kan şekerini kontrol etme ve düşürmeye yönelik olurdu. Kendimden örnek verebilirim. Kan şekerimi kontrol altına alarak yüzde 30 olan vücut yağ oranımı yüzde 10’a düşürebildim. İnce olmanın yararlarının yanı sıra, kan şekerini kontrol altına almak ensülin direnci, tip 2 diyabet, dikkat dağınıklığı ile ilişkili belirtiler, kanser ve kalp hastalığına deva olacaktır.

Kan şekeri dikkat edilmesi gereken bir konudur. FDA, “ABD’de yetişkin nüfusun üçte ikisinin aşırı kilolu veya obez olduğunu ve diyabet nedeniyle erken ölümlerin salgın hastalık gibi yayıldığını” bildiriyor. Amerika bir mezarlık. İnsanların çoğu, hastalık belirtilerini maskelemeye yarayan FDA onaylı ilaçları kullanıp rahat rahat ölmeyi bekliyor. Mantığınızı dinlerseniz, “Diyet kolayı çöpe at, kolesterol düşürücü ilaçları unut ve bu uyarıyı beyninde hemen hareket geçir” dediğini duyacaksınız.

Tüm maddeler, hatta su bile toksik, yani zehirlidir. Bir maddenin zehir olup olmayacağını hangi dozda kullanıldığı belirler. Bu prensip, M.Ö. 1500 yılında Paracelsus tarafından ortaya konmuş olup, glikoz ve ensüline uyarlanabilir.

Glikoz, enerji ateşinizi tutuşturan kıvılcım olarak değerlendirilebilir. Ensülin de kibrittir. Kan dolaşımınıza glikoz girdiğinde, pankreastan ensülin salgılanır. Ensülin, mekik gibi vücudunuzun hücrelerine glikoz ve diğer besin maddelerini taşır. Bu önemli maddeler dahi zehirli olabilir. Nasıl mı?

Yüksek miktarda şeker (sukroz, yüksek glisemik endeksli karbonhidratlar ve meyve suyu) alımı, aşırı miktarda ensülin üretimine yol açar. Aşırı ensülin ise hücrelerinizi “uyuşturur”.

Hücre içine giriş imkanı bulamadığından, glikoz (ve diğer birçok besin) gidecek yerleri olmadan kan dolaşımında sürüklenir durur. Sabit bir şekilde glikozun akışı olduğunu farkeden pankreas ensülin salgılamaya devam eder. Glikoz ve insülin zehirli hale gelirler. Hasar başlar.

En korkutucusu, ensülin “termogenez”i bloke ederek yağ yakma özelliğinizi engeller. “Termogenez”, zayıf kalmanız için size Allah tarafından bahşedilen bir haktır. Vücudunuzun yağlardan, onları ısıya çevirerek kurtulma sürecidir. Ensülin, bu süreci engeller. Termogenez gibi mucizevi bir özelliğe, hareket etmenizden veya diyet yapmanızdan bağımsız bir şekilde doğuştan sahipsiniz, unutmayın.

Aşırı şeker alımına dayanan bu olumsuz etkiden mağdur olanlar, kontrol edemeyecekleri biyokimyasal bir kabusun kölesi olacaktır. Çoğu vakada, geri dönüş yoktur. Uyanma imkanı olmayan bu kabusun karakteristik özellikleri sürekli şeker krizleri, dindirilemeyen susuzluk hissi, idrar miktarında artma, vücut yağ miktarında artma (yıllar içinde vücudunuzun yağ yüzdesi artıyor mu?), karamsarlık ve düşük enerjidir.

Bu belirtiler daha sonrasında obezite, ardından insülin direnci, tip 2 diyabet, kalp hastalığı, kanser ve nihayetinde erken ölüme sebep olabilir. “İlkyardım” ilaçlarını unutun ve kan şekerinizi doğal yollarla düşürmeye çalışın

Yüksek kan şekerinizi düzeltmek için, aşağıdakileri uygulayın:
• Eğer önünüzdeki yemeğin tadı şekerliyse, ve bu tat organik meyveden gelmiyorsa yemeyin
• Her yemekten önce suda çözünmüş 1 çorba kaşığı karnıyarık otu tohumu (psyllium husk)
• Her gün 1-6 gram tarçın
• Her gün 300-600 mg alfa lipoik asit (ALA)
• Her gün 10-25 mg, yüzde 1’lik banaba bitkisi ekstresi (korosolik asit)
• Beslenmenizden yüksek glisemik endeksli karbonhidratları çıkarın
• Yemek veya atıştırmalıklarla birlikte ayçekirdeği, badem, kabak çekirdeği gibi tohumlar veya fındık fıstık tüketin (kavrulmamış, tuzlanmamış olanlarını)
• Tabii ki düzenli olarak spor yapın

Uzun vadede kan şekerinizi kontrol altında tutarsanız, 5–10 yaş daha genç görüneceğinizi ve hissedeceğinizi düşünebilirsiniz. Obezite, diyabet, kalp hastalığı ve kanser nedeniyle erken ölüm tehdidi kötü bir rüya olarak kalacaktır.

Şekeri sonsuza kadar nasıl bırakabilirsiniz?

Şeker bağımlılığı gerçek bir tehlikedir. Sukroz bağımlılığı, obezitenin bir numaralı nedeni sayılabilir. Obezitenin, kalp hastalığı için risk faktörü olduğu kanıtlanmıştır. Şeker bağımlılığının bir göstergesi de, küçük kızlarımızı “şeker” olarak tanımlamaktır.

Sevdiklerimizi şekerle ilişkilendirmemizin nedeni, şekerde olduğu gibi çocuklarımıza duyduğumuz sevginin de kendimizi iyi hissettirmesidir. Başka bir deyişle, sevgi ağrıyı keser.

Bilim adamları, şeker ve sevgi arasındaki bu benzerlikle ilgili olarak, her ikisinin de “opioid” (afyondan elde edilen) reseptörleri tetiklediğini keşfetmişlerdir. Bu reseptörler tetiklendiğinde, reaksiyonlar zinciri ateşlenmiş olur. Bu zincir, “ağrıyı hissetmeme” ile son buluyor. Sonuç, mutluluktur.

Şeker ve sevgiye ek olarak, ilaçlar da opioid reseptörleri tetikleyebilirler. Bu ilaçlar afyon, kodein, morfin ve oksikodon’dur. Bunların hepsi “opiat” olarak bilinir. “Mutluluk”un ötesinde, opiatlar “coşku ve neşe” duygularına da neden olur. Bu, kısmen de olsa, insanların neden bağımlı olabildiklerini açıklar – bu coşku ve neşe halinin doğal bir şekilde hissedilmesi güçtür, ama imkânsız değildir. Bu ayrıca, sevilme hissinin eksik olduğu kişilerin neden şekere (örneğin karınız mutsuz olduğunda çikolata yer) veya ilaçlara yöneldiğini de açıklar.

Opioid reseptörleri tetikleyen birçok şey bağımlılık yaratabilir. Bazı bağımlılıklar sağlıklıdır, bazıları da şeker bağımlılığında olduğu gibi sağlıksız.

Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır.

Şeker bağımlılığı birçok bahane ile rasyonalize edilir. Genellikle şunlar söylenir: Herkes gazoz içiyor, zararlı olsaydı satılmazdı, çocuklar bile yiyor, etikette “şekersiz” yazıyor, yarın bırakacağım, kilo almak umurumda değil, benimki genetik, herkes şişman, şişmanlık sağlıklıdır, bir yerde şekerin bağımlılık yapmadığını okudum.

Şeker bağımlılığının nasıl geliştiğini bilmek, tedavinin nasıl olacağı hakkında fikir verir. Şeker tüketildiğinde beyinde serotonin seviyesi yükselir. Bu da endorfin üretimini arttırır. Aynı ilaçlarda olduğu gibi, bu beyin kimyasalları da opioid reseptörleri tetikler, böylece mutluluk verir, acı hissini gölgeler.

Opioid reseptörleri şekerle tekrar tekrar tetiklenerek serotonin düzeylerini suni olarak arttırırsa, insan vücudu doğal yollardan serotonin üretimini ve salgılanmasını durdurur. Serotonin duygulanım ve iştahın kontrolünden sorumludur. Serotonin olmadığında kişi depresif olur ve daha fazla şeker yemek için kıvranır. Bu da mutluluk ile şeker arasında duygusal bir bağ kurulmasına yol açar. Şeker bağımlıları, serotonin düzeyini arttırmak ve mutlu olmak için şekersiz yapamaz hale gelir. Bu olayın adı “duygusal yeme”dir. Zamanla, duygusal yeme şeker yeme haline gelir, bu da termogenezi engellediğinden yağ dokusunun artmasına yol açar.

Bunun üstesinden gelmek için, şeker bağımlılarının serotonin düzeylerini artıracak ve şekerdeki gibi olumsuz yan etkileri olmayan sağlıklı alışkanlıklar geliştirmeye ihtiyaçları var. Bu kriterlere uyan iki şey var: egzersiz ve esansiyel aminoasit olan L-triptofan.

İyi bilinen “koşma sarhoşluğu”, endorfinlerin opioid reseptörleri tetiklemesinin sonucudur. Bu mutluluk hissi, hafif egzersiz ile de kazanılır. Şekerin yerine geçebilecek harika bir alternatiftir. Kuşkusuz, koşma alışkanlığı pasta yemekten daha yorucu olup sağlıksız bir bağımlılığa da yola açabilir- her gün egzersiz yapanlarda olduğu gibi. Dengeyi bulmak çok önemlidir.

L-triptofan, şekerin yerini kolayca alabilir ve egzersizle birlikte kullanılabilir. Yapıtaşı gibi davranarak vücudun serotonin üretimini arttırır. Sonuçta, L-triptofan kullananlar, şeker krizlerinden kurtulurlar. Bu esansiyel aminoaisit melatonini de arttırır. Bu da gece güzel bir uyku çekmeyi seven herkesin çok hoşuna gidecektir.

Şeker bağımlılığı bir kez sonlandığında, termogenez harekete geçecektir. Termogenez herkese ince bir vücutla yaşama hakkı verir. Tek başına bu dahi kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi düşürür.

Suni tatlandırıcılara da yer yok

Purdue Üniversitesi’nden Prof. Dr. Terry Davidson ve Doç. Dr. Susan Withers, suni tatlandırıcıların, aynı şekerde olduğu gibi, tokluk hissine engel olduğunu bulmuşlardır.

Uluslararası Obezite Dergisi’nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre “ağızdaki his” vücudun kalori sayma becerisinde çok önemli rol oynuyor. Suni tatlandırıcı kullandığımızda, vücudun şekerli tadı esas alarak kalori sayma kabiliyetini engellemiş oluyoruz.

Suni tatlandırıcılar, bilinçsizce çok fazla yememize neden olurlar. Diğer bir deyişle, domuz gibi yemediğinizi düşünüyorsunuz, ama aslında öyle yiyorsunuz.

Sağlıklı veya diyet ürün ve protein takviyesi üreticilerinden bazıları galiba henüz şekerin kötü etkilerinin farkında değiller. Bunun bir göstergesi de, bu ürünlerin bol miktarda şeker veya suni tatlandırıcı içermesidir. Bu tür ürünlerin sizin için sağlıklı olduğu inancı, pazarlama stratejilerinin nasıl olup da tıbbi bilgi ve sağduyunun yerini aldığına mükemmel bir örnek oluşturuyor.”

-Alıntıdır-
iyibilgi.com

Kolesterol İlaçlarının Yan Etkileri  

Kategori :

Hayykitap’tan yeni çıkan “Bir Masalmış Kolesterol” kitabı tıp dünyasını sarsacak… Her sene üreticilerine 26 milyar dolar kazandıran kolesterol düşürücü ilaçlar hakkında gizlenen bazı gerçekleri yazıyor kitap. Mesela, yan etkileri şunlar: Hafıza kaybı, kalbi zayıflatma ve kanser

Kitabın yazarı organik kimya uzmanı Shane Ellison kolesterol düşürücü statin ilaç grubunun, tedavi etmeyi vaad ettiği hastalıktan daha ölümcül olduğunu ifade ediyor. Yazara göre, ilaçların bu özelliği ders kitaplarında yer almalı. İşte yılın tıp kitabından çarpıcı bir bölüm:

"Statin" grubu ilaçların gizlenen tehlikeleri

Statinle, “tedavi” hastalıktan daha ölümcül olduğu için ders kitaplarında yer alması gereken bir olgudur. Statin grubu ilaçların tehlikesi hakkında pek konuşulmaz, çünkü ilaç firmaları tehlikeleri hekimlere bildirmezler.

The British Medical Journal (BMJ), gözden geçirilen 164 statin deneyinden sadece 48’inde ilacın bir veya birden fazla yan etkisini gösterdiği hasta sayısının raporlandığını yazmıştır29. Aynı senaryo, FDA onaylı Baycol, Vioxx ve piyasadaki çoğu ilaç için de geçerlidir.

Amerika Birleşik Devletleri Genel Muhasebe Bürosu’nun 1990 tarihli raporuna göre, reçeteli ilaçların yüzde 51’inde, onay sürecinden önce saptanmamış olan yan etkiler mevcuttur30. The New York Times gazetesi kısa süre önce FDA üyesi David Graham’ın bu konuyla ilgili verdiği ifadeyi yayınlamıştır. Senato Finans Komitesi’ne ifade veren 20 yıllık FDA emektarı Graham, FDA’yı açıkça suçlayarak, “Bu ülkenin tarihindeki, hatta dünya tarihindeki en büyük ilaç güvenliği faciasıyla karşılaştık” demiştir31. USA Today gazetesine göre ilaçların yan etkileri 2004’te, tarih boyunca görülen en yüksek rakama ulaşmıştır32.

Kamuoyu ve çoğu hekim bilmez ama kolesterol düşüren ilaçlar yaşamı tehdit edebilir33. Prof. Dr. Uffe Ravnskov ve arkadaşları, İç Hastalıkları Arşivi Dergisi’nde yayınlanması için bir makale gönderdiler. Makalede, sağlıklı kişilerle yapılan üç deneyden ikisinde (EXCEL ve AFCAPS/TexCAPS), kolesterol düşürücü ilaç kullanılmadığında hayatta kalma şansının daha yüksek olduğunu göstermişlerdir34. Ancak makalenin dergide yayınlanması reddedilmiştir.

Statinlerin, konjestif* kalp yetmezliğine yol açacak şekilde CoQ10’yu düşürme yeteneklerinin de üzerinde durulması gerekir. Kalbimiz, nispeten güçlü kaslardan oluşmuştur ve görevini yerine getirebilmek için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyar. CoQ10, kalpte bu enerjinin üretimini garantileyen yaşamsal bir maddedir. Ayrıntılı açıklarsak, kalbin kasılmak için harcadığı güç, yaklaşık olarak sizin tenis topunu sıkıştırmak için harcayacağınız güç kadardır. Sol ventrikül (karıncık) vücudun tümüne kan pompalamak zorunda olduğundan, duvarları kalındır, oysa atriumların (kulakçık) duvarları nispeten daha incedir. İnsan vücudunda yaklaşık 5 litre kan bulunur. Kalp bir saatte 280 litre kan pompalar. Bu da 24 saatte 7 bin 200 litre, yılda 2 milyon 688 bin litre demektir! Bu talebin bilinmesi, kalbin yeteri kadar enerjiye sahip olmasının önemini idrak etmemizi sağlayacaktır. Kalbin enerjisini statin kullanımıyla CoQ10 enzimlerini etkisizleştirerek düşürmek bir çeşit intihardır; ağır çekim bir intihar…

Düşük CoQ10 seviyesi, kardiyomiyopati olarak adlandırılan, kalp kasında güçsüzleşme nedeniyle konjestif* kalp yetmezliğine yol açar. Yani, statin kullanıcıları kalp krizi veya inme için mutlak risklerinde yüzde 3-4 azalma sağlarken belki de bu riski kardiyomiyopati riskiyle değiştirmekteler.

*Ç.N.: Konjestif kalp yetersizliği, kalbin yeterince kan pompalayamaz hale gelmesidir. Bunun sonucunda doku ve organlara giden kan miktarı azalır. Aynı zamanda kalbe toplardamarlardan kan dönüşü sağlanamadığından, kalbe dönen venlerde kan göllenir. Sol kalp yetersizliğinde ise kan akciğerlerde birikir.

Bu ölümcül yan etkiden kişinin CoQ10 desteği alarak korunabileceği öne sürülebilir. Ancak bu hipotezin statinlerin sebep olduğu kardiyomiyopatiden korunmak için etkin bir yöntem olduğu kanıtlanmamıştır. Bu konuda iddiaya girmek kalbiniz için zararlı olabilir. Kalple kumar oynamaya gelmez.

Statin grubu ilaçlar odaklanma ve hafızaya da zarar verir. Kolesterol, miyelin kılıfın (beyinde odaklanma ve hafıza için elektriksel mesajların taşınmasından sorumlu) bütünlüğünü sağlamada önemli bir maddedir. Kolesterol düşürülmesinin, dikkat ve hafıza üzerine olumsuz etkisinin olacağı mantıklı bir hipotezdir. Kolesterolde ciddi düşüşler yapan statin grubu ilaçların etkisini gözlediğimizde, yukarıda bahsedilen hipotezin doğru olabileceğini görürüz.

NASA astronotu, uçuş cerrahı, aile hekimi, ve “Lipitor- Hafıza Hırsızı”nın yazarı olan Dr. Graveline, 6 hafta Lipitor kullandıktan sonra hafızasını kaybettiğini iddia ediyor. İfadesinden, bir statin olan Lipitor’u kullandıktan sonra evini veya eşini tanıyamadığını öğreniyoruz. Hafıza kaybı bir keresinde altı saat sürmüş. İlacı kestikten sonra hafızasındaki bozukluk ortadan kalkmıştır.

Dr. Graveline bu tür deneyimler yaşamış tek insan değildir. Statin kullanmaktan kaynaklanan hafıza kaybı, CBS News televizyon kanalının dikkatini çekecek kadar yaygındır. CBS News, San Diego Kaliforniya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Beatrice Golomb’un araştırma sonuçlarını yayınladı: “Düşünme yeteneğini [statin kullanımı nedeniyle] çok hızlı kaybeden insanlar görüyoruz. Hafıza kaybı o kadar hızlı ki, şirketlerde önemli bölümlerin başındaki kişilerin birkaç ay içinde çek defterini bile idare edemediğini ve işlerinden kovulduklarını görüyoruz”35.

Kolesterol düşürücü ilaçlar, kansere yakalanma olasılığını da arttırıyor gibi görünmektedir. Dr. Thomas B. Newman ve arkadaşlarının Amerikan Tıp Derneği Dergisi’nde yayınlanan çalışmalarına göre, tüm kolesterol düşürücü ilaçlar - hem ilk çıkan fibratlar (klofibrat, gemfibrozil) hem de daha yeni olan statinler (Lipitor, Pravachol, Zocor) - insanlarda kullanılan dozlara eşdeğer dozda, kemirgenlerde kansere yol açmaktadır36.

İlginç olan, hekimlere verilen referans kitabı PDR*’de bu gerçeklerin yansıtılmamasıdır. Örneğin PDR, “fibrik asit türevleri ve statinler ancak önerilen dozun 10 katı dozda alındığında yan etki olarak kanserin görülebileceğini” yazar.

(*PDR: Hekimlerin masaüstü referans kitabı. Hekim ve eczacıların başvuru kitabıdır, FDA tarafından onaylanmış ilaçlarla, onaylanmamış ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde belli izinler çerçevesinde satılan bitkisel ilaçlara ait prospektüs bilgilerini içerir.)

FDA’da Metabolizma ve Endokrinoloji Ürünleri Bölümü başkan yardımcısı olan Dr. Gloria Troendle, kolesterol düşürücü gemfibrozil’in, kullananlarda ölüm riskini arttırdığı defalarca gösterilmiş olan ilaçlar sınıfına dahil olduğunu ifade etmektedir. Dahası, Troendle FDA’nın uzun vadeli kullanım için gemfibrozil kadar kansere yol açan herhangi bir ilacı onayladığına inanmadığını ifade etti.

Gemfibrozil ile ilgili endişeleri başkaları da paylaşıyor. Dr. Elizabeth Barbehenn, bunu “Fibratlar insanlar için potansiyel kanserojen olarak değerlendirilmeli ve kanserojen potansiyeli, gemfibrozil’in yarar-zarar değerlendirmesinin bir parçası olmalı.” sözleriyle ifade ediyor.

Bu gerçekleri görmezden gelen, ilaç sektörünün finanse ettiği FDA, danışma kurulu üyelerinin çoğu aksi yönde görüş belirttiği halde, bu ilaçlara onay vermiştir! Daha açık bir ifadeyle, kurula kolesterol düşürücü gemfibrozil’in kalp hastalığını önlemede onay alıp almaması gerektiği sorulduğunda, sadece dokuz üyenin üçü lehte oy kullanmıştır. Maalesef, bu oylar sadece “danışman” oyudur ve FDA kuruldan çıkan oylara bakmaksızın gemfibrozil’in insanlarda kullanımı için onay verme kararı almıştır.

Kemirgenlerden insanlara kanser bulgusunun uyarlanması çok belirsizdir. Bu, kolesterol düşürücü ilaç taraftarlarının argümanıdır. Bu argüman, sadece insanlar üzerinde yapılan deneylerde de kanser oranında artış görülürse doğru kabul edilir. Aslına bakarsanız, bilim adamlarının gördüğü de tam olarak budur.

Lancet dergisinde yer verilen makalede Sheperd ve arkadaşları PROSPER deneyi hakkında şöyle yazıyor: “Yeni kanser olguları, pravastain (Pravachol) kullananlarda, plasebo (yani ilaç kullanmayanlar) grubundakilerden daha çoktu”37. Benzer bulgular CARE deneyinde de vardı. Deney sonuçlarına göre, Pravachol (Bristol-Myer Squib firmasının ürettiği kolesterol düşürücü ilaç) kullanan kadınlarda meme kanserinde belirgin oranda artış (göreceli riskte yüzde 1500 artış) görüldü38.

Kolesterol düşürücü ilaçların ne şekilde kansere yol açabileceğine dair bir mekanizma aydınlatılmıştır. Boston’daki Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi’nden Dr. Michael Simons’un Nature Medicine dergisinde yayınlanan makalesi, statinlerin damar endotel büyüme faktörü (VEGF) adı verilen bir maddeyi taklit ettiğini göstermiştir. Biyokimyasal VEGF yeni damarların büyümesini (anjiyogenez adı verilen olay) teşvik eder. Yeni damar büyümesi arterlerin büyümesine yardım ederken, bu yarar kanserin ilerleme potansiyeli nedeniyle olumsuza dönüşür.

İngiliz Kanser Dergisi, VEGF’nin kolorektal kanser yayılımında önemli rol oynadığını bildirmiştir. Mevcut tümörü olanlarda, VEGF ve VEGF’yi taklit eden bileşikler hastanın hayatta kalma süresini ciddi olarak düşürür 39, 40.

Kolesterol düşüren ilaçların insanlarda kullanılan olağan dozlarda kansere yol açma potansiyeli hiçbir zaman temel bilgi olarak kabul görmeyecektir. İlaç firmalarının yürüttüğü kolesterol düşürücü ilaç deneyleri genellikle kısa süreli –yani 5 yıl veya daha kısa- planlanır.

Kanserin ortaya çıkması uzun zaman alır. Aşırı derecede fazla sigara içmek dahi 5 yıl içinde akciğer kanserine yol açmaz 41, ama yine de sigaranın akciğer kanserine neden olduğunu kabul ederiz. Statin deneyleri sadece 5 yıl sürdüğünden, bu yan etki “radar”dan kaçacaktır.

Danimarka Üniversitesi’nden araştırmacılar, 50 yaşın üzerindeki kolesterol düşürücü ilaç kullanıcılarının yaklaşık yüzde 15’inde, statin kullanımının doğrudan sonucu olarak sinir hasarı şikayetleri olacağını bildiriyorlar. 42

USA Today gazetesi “Statinler devletin itiraf ettiğinden çok daha fazla insanı öldürdü ve zarar verdi” diye yazdı.43

Kolesterol düşürücü ilaçların yan etkilerine ait liste, rabdomiyoliz ve erektil fonksiyon bozukluğunun, kolesterol düşürücü ilaç kullanımının olası sonuçları arasında olduğunu belirterek devam ediyor.

Neyse ki, kolesterol düşürücü ilaç kullananların yüzde 50’si olumsuz yan etkileri nedeniyle ilacı bir sene içinde bırakıyor. Hekimlerin statin deneylerini birincil bilgi kaynağı olarak kullandığını göz önüne alırsanız, kolesterol düşürücü ilaç kullanmaya devam eden diğer yüzde 50’nin, belki de kendilerinin de kurbanı olacakları ciddi yan etkiler hakkında bilgi sahibi olacağını düşünmek pek mümkün değildir.

Tehlikeleri görmezden gelen Forbes (bir yatırım dergisi olduğuna şaşırmamalı) dergisinde ise şöyle yazmaktadır: “En yüksek risk grubundaki hastalar daha agresif tedavi (statin) görmelidir, yani bu ilaçların daha yüksek, daha pahalı dozlarını” 44.

Bu tür ifadeler bana uzman kimliğine bürünmüş yüksek maaşlı uşakların 1970’li yıllarda kanseri önlemek adına sigara kullanımını nasıl teşvik ettiklerini hatırlatıyor:

“Eski bir atasözü değiştirilebilir: Günde bir paket sigara akciğer kanserini uzak tutar*”.
-Dr. Ian Macdonald, U.S.News&World Report’dan, Kaliforniya Tıp Başkanı.

*Ç.N.: İngilizce atasözü, “an apple a day keeps the doctor away” şeklindedir. Türkçe’ye “günde bir elma doktoru uzak tutar” şeklinde çevrilebilir.

Yukarıdaki bu ifade, “kalp hastalıklarını önlemek için kolesterolümüzü düşürmeliyiz” iddiası kadar saçmadır.

İlaç üreticileri ve istatistik canbazları göreceli risk azalmasını kullanarak hekimlerin ve hastaların gözlerini boyamaktadır. Kolesterol düşüren ilaçların yan etkilerine baktığımızda bunu çok daha belirgin olarak görürüz. Hiçbir koşulda yararlar risklerden ağır gelmiyor, o zaman bunu iddia edenler acaba hangi terazi ile tartıyorlar? Sakın ilaç firmasının terazisiyle olmasın?”

-Alıntıdır-
iyibilgi.com

Boyun Kütletme  

Kategori :

Bel, sırt ve boyun ağrısı, masa başında hareketsiz çalışan kişilerin en çok karşılaştıkları sağlık sorunları arasında yer alıyor. Bu ağrılara birçok kişinin sıkça yaptığı boyun kütletmesi de neden oluyormuş. Uzmanlar uyardı:


Boyun, bel, sırt ağrıları için genelde eklemlerimizi kütletiriz. Halbuki bu durum faydadan çok zarar verir. Kütletme gibi ani hareketler sinir sıkışmasına bu da şiddetli ağrıya sebep olur. Prof. Dr. Ayşen Yücel, kütletmenin kireçlenmeye yol açtığını anlattı.

Kimi zaman dayanılmaz hale gelen bu ağrılardan kurtulmak için genellikle bel ve boyun kütletme ile sırt çiğnetme yolları deneniyor. Uzmanlar bilimsel bir temeli olmayan bu yöntemlerin fayda etmediği gibi eklemleri zorlayarak kireçlenme ve ağrının şiddetlenmesi gibi sorunlara yol açtığı uyarısında bulunuyor.

Anadolu Sağlık Merkezi'nden algoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, boynu rahatlatmak için yapılan hızla sağa ve sola döndürme işleminin (boyun kütletme) zararları hakkında bilgi verdi. Boyun kütletmenin halk arasında eklem kireçlenmesi olarak bilinen dejenerasyonun önemli sebeplerinden biri olduğunu söyledi. Boyun kütletmeyi alışkanlık haline getirenlerde bu tür kireçlenme vakalarına sık rastlanıldığını aktardı. Ayşen Yücel, boyun kütletmenin bazı durumlarda ağrının daha da artmasına yol açtığına dikkat çekerek, "Omurlarımızın arasında faset eklem diye adlandırdığımız eklemler var. Boyun kütletme gibi ani hareketler eklemlerin çok zorlanmasına, sinirlerin sıkışmasına, bunlar da şiddetli ağrı ve kas spazmına sebep oluyor." diye konuştu.

Prof. Dr. Yücel, bel ve sırt ağrılarından kurtulmak için yaptırılan 'sırt çiğnetme' işleminin kas zedelenmesi ve kanamalara yol açabildiğini bildirdi. Bazı kişilerin de boyun ve sırt ağrıları için gelişigüzel masaj yaptırdığını ifade ederek, "Rastgele masaj çok tehlikeli. Arkadaşına masaj yaptırdıktan sonra şiddetli ağrı ve kas çeperi zedelenmesi şikâyetiyle gelen pek çok hasta oluyor." dedi.

En iyi tedavi egzersiz

Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Semih Akı ise bel, sırt ve boyun ağrılarından kurtulmanın yolunun egzersizden geçtiğini anlattı. Ağrı şikâyetiyle gelen hastalar için fizyoterapist nezaretinde özel bir egzersiz programı hazırlandığını belirterek, "Kişinin yaşı, cinsiyeti, diğer hastalıkları, aktivite durumu ve daha önce egzersiz yapıp yapmadığı bile önemli. Birbirinden tamamen farklı iki kişiye aynı egzersizler verilmemeli." açıklamasını yaptı.

-Alıntıdır-
iyibilgi.com

Karpuzu Yemekten Önce Yiyin  

Kategori :

Karpuzda bol miktarda C vitamini var. Karpuzun hem kalorisi düşük, hem de yağ ve kolesterol içermiyor. Karpuzun bu özelliklerinden yararlanmak için mide boşken yenilmesi, yemeklerin sonuna bırakılmaması tavsiye ediliyor.

Birçok faydasının yanı sıra yaz aylarının lezzetli bir serinleme meyvesi olan karpuzun açken tüketilmesi önerildi. Uzmanlar, karpuzun içerisinde bulunan maddelerden daha iyi yararlanmak için yemekten sonra değil açken yenilmesini tavsiye ediyor. Bu şekilde sindirim güçlüğü de engelleniyor.

Sakarya Vatan Hastanesi Başhekimi uzman doktor Dursun Bostancı, karpuzun insan vücuduna sayısız yararları olduğunu kaydediyor. Bostancı, karpuzun bol miktarda C vitamini, iyi bir lif kaynağı ve antioksidan içerdiğini belirterek, şu bilgileri verdi: "Karpuz çeşitli kanser türlerine karşı olan beta karoten içeriyor. Barındırdığı yüksek potasyum ile de kan ve basıncın düzenlenmesine yardımcı oluyor. Lif kaynağı olması sebebiyle bağırsak hareketlerini düzenliyor. Ayrıca böbrekler için de ideal bir besin kaynağı. Böbrekleri çalıştırıyor, idrar söktürüyor, üre ve ürat tuzlarını temizliyor. Az miktarda bile olsa içerdiği 'likopen' maddesi sayesinde kalbi enfarktüsten koruyor. Bunun yanında karpuzun yüksek miktarda su içermesi sebebiyle su kaybını da engelliyor."

Karpuzun yağ ve kolesterol içermediğini, ayrıca kalorisinin de düşük olması nedeniyle yaz diyetlerinin vazgeçilmez gıdası olduğunu ifade eden Bostancı, "Karpuzun tüm bu özelliklerinden yararlanmak için mide boşken tüketilmesi daha faydalı. Karpuz yemeklerden sonra değil, açken ya da öğün aralarında bolca tüketilebilir. Yemekten sonra yenildiğinde sindirim zorluğuna sebep olabilir. Bu bakımdan karpuzun açken tüketilmesini öneriyoruz. Ancak aşırı soğuk değil, normal soğuk olarak tüketilmesi koşuluyla." dedi.

İyi bir karpuz nasıl anlaşılır?

Tatlı ve sulu, olgun bir karpuz seçmek için seçilen karpuzun kabuğu parlak değil, mat olması gerekir. Ayrıca kabuğunu tırnağınızla hafifçe dokunduğunuzda yeşil kısmı kolayca kazınması ve toprağa oturan kısmının renginin açık sarı olması iyi bir karpuz olduğunu gösterir. Eğer karpuz kesmece alınacaksa; içinin renginin parlak kırmızı, çekirdeklerinin de koyu kahverengi veya siyah renkte olmasına dikkat edilmelidir.

-Alıntıdır-
Zaman